Yeryüzü Felaketi Yaşarken Hafızamız Nasıl Ayakta Kalacak?
Fiziksel dünya öngörülemez felaketlerle dolu. Şehirler inşa ediyoruz, depremde yıkılıyor. Köprüler kuruyoruz, kasırgalar yutuyor. Yeryüzü sarsılıp şehirler yıkılırken medeniyetin hafızasını ve toplumun geleceğini, karanlıkta sağ kalmayı başaran görünmez kod satırları kurtaracak.
İllüstrasyon: Tuğba Yalvaç
Yüzeydeki dünya sarsılıp şehirler toz dumana karıştığında, çağdaş medeniyetin bel kemiğini oluşturan dijital sinir sistemlerini farklı krizler bekliyor. Binalardaki çeliğin bükülürken çıkardığı tiz çığlık, beton blokların un ufak olup etrafı tozu dumana boğması, tepelerden kopup gelen selin yarattığı gürültü fiziksel dünyayı kaosa sürüklerken; duman ve toz bulutunun içinde kimsenin göremediği, duyamadığı görünmez bir kıyamet daha kopuyor.
Yerin metrelerce altındaki boruların içine gömülü fiber optik kablonun kırılması, bilgi işlem ve iletişim hatlarına enerji taşıyan altyapıların karanlığa gömülmesi, baz istasyonlarının devrilmesi krizi bambaşka bir boyuta taşıyor. Hastanelerin kan stoğu bilgisi, acil servislerin navigasyon koordinatları, enkaz altında yardım arayan iletişim sinyalleri veya son bir umutla atılan yardım çağrıları o kopan cam liflerin içinde sıkışıp kalıyor.
Peki fiziksel dünyada her şey kontrolden çıkmışken, bu kaostan çıkmanıza yardımcı olacak dijital sinir ağlarını nasıl hızla ayağa kaldıracaksınız?
Bir afet anında strateji iki temel katmana ayrılıyor. İlki fiziksel katman. Yani betonun, çeliğin, arama kurtarma ekiplerinin, yangın söndürme helikopterlerinin felakete müdahale ettiği dünya. İkinci katmanda ise görünmeyen veri hizmetleri, sağa sola uçuşan elektronlar yer alıyor. Bankacılık sistemlerinin çalışması, lojistik ağların koordinasyonu, kamu veri akışı ve kamu güvenliği iletişim kanalları çağdaş dünyada hep bu elektronların düzenli akışına ihtiyaç duyuyor.
Ancak kriz tanımı sadece fay hatlarıyla, geniş çaplı yangın ve sel baskınlarıyla sınırlı değil. Hele ki Türkiye gibi jeopolitik konumunu dikkate aldığımızda bu durum çok daha önem kazanıyor. SabancıDx Operasyonlardan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Devrim Zımba, “Doğal afet deyince doğal olmayan afetleri de gözden kaçırmamak lazım” diyor. “Bir felaket anında önce canımızı, ailemizi, arkadaşlarımızı kurtarırız. Ancak insani değerlerimizi emniyete aldıktan hemen sonra iş çarklarını ayağa kaldırmak zorundayız. Bankalar, sigorta şirketleri, ilaç ve gıda üretim tesisleri saniyeler içinde devreye girmeli. Afeti yaşamış vatandaşa bir de altyapı çöküşü nedeniyle hizmet götürememek kabul edilemez. Bu yüzden fiziki kurtarma biter bitmez IT sistemleri hayatı sırtlamak için ayağa kalkmalıdır" diye ekliyor.
Zımba’ya göre, Türkiye özelinde felaket olasılığını düşündüğümüzde bölgemiz normalden daha hareketli. Gerçekten de çok sayıda fay hattının üzerinde yer almamız bir yana, jeopolitik olarak baktığımızda Hürmüz Boğazı ya da Orta Doğu coğrafyası bize hiç uzak değil. Dolayısıyla bölgedeki doğal olan ya da olmayan her türlü kriz bizim için bir afete dönüşme potansiyeline sahip. “Bu nedenle önemli olan felaket gerçekleştiğinde ne yapacağımıza bakmak değil, felaket kapıyı çalmadan önceki altyapı durumumuzun ne olduğunu doğru analiz etmektir" diyor Zımba.
HPE Türkiye, Kafkaslar ve Orta Asya Bölgesi Veri Depolama Satış Direktörü Çiğdem Öztüre Ağaoğlu, Türkiye'nin dijital dönüşüm hızının ve veri üretiminin afetlere karşı altyapı hazırlığını kaçınılmaz bir zorunluluk haline getirdiğine dikkat çeken bir diğer isim. Ağaoğlu, Türkiye’deki kurumların veriye bakış açısını ve kesintiye karşı ne kadar hassas olduğunu şu sözlerle ifade ediyor: "Türkiye’de finans, telekom, e-ticaret ve sağlık gibi alanlarda devasa bir bilgi teknolojileri altyapısı var. Teknolojiyi sonuna kadar kucaklayan ve kullanan bir ülkeyiz. Bir felaket anında, bankacılık veya sağlık sistemlerinde kesinti toleransımız sıfıra yakın. Dolayısıyla iş sürekliliği ve veri koruma stratejilerini daha kriz yaşanmadan sıfır tolerans ilkesiyle kurgulamak zorundayız."
Bunun için bir kriz veya felaket olsun diye beklemeye de gerek yok. Sistemlerin kriz anında nasıl tepki vereceğini tahmin etmek yerine, felaketi boş zamanlarımızda bizzat kendi ellerimizle yaratmak da bir seçenek. Bu, yazılım dünyasının en paradoksal disiplini olan ‘Kaos Mühendisliği’ kavramının doğmasına neden oldu. Örneğin Netflix mühendislerinin tasarımı olan Chaos Monkey, canlı sistemde hizmet vermekte olan sunucuları rastgele hizmet dışı bırakarak hizmet sürekliliğini test ediyor. Tabii kıyamet tek bir sunucuyla da yetinmez. Bu yüzden bu maymun zamanla tüm bir veri merkezi bölgesini haritadan silen Chaos Gorilla ve koca bir bölgenin altyapısını çökmüş gibi gösterebilen Chaos Kong gibi dijital canavarlara da dönüştü.
Benzer şekilde Meta, Storm adını verdiği testler kapsamında devasa veri merkezlerinin, hatta tüm bir bölgenin fişini bir anda çekip sistemlerin yükü dünyanın geri kalanına taşıyıp taşıyamadığını canlı izliyor. Bu tür sistemlerde graceful degradation, yani zarif yıpranma ilkesi gereğince sistem tamamen karanlığa gömülmek yerine bazı işlevlerinden vazgeçiyor. Devre kesiciler arızanın zincirleme yayılmasını önlüyor ve elde kalan kaynaklar kritik hizmetleri ayakta tutmak için kullanılıyor. Ama en gelişmiş yazılımsal otomasyonları devreye alsanız, kendinizi defalarca da sınasanız gün gelip iş ciddiye bindiğinde sahadaki en büyük zafiyet teknoloji eksikliğinden çok, süreç ve insan yönetimi eksikliğinden kaynaklanıyor.
Devrim Zımba, bu noktada karmaşık teknolojik araçlardan önce süreç disiplinine, tatbikatlara ve ‘dijital ikiz’ kurgusuna odaklanılması gerektiğinin altını çiziyor: “Bir felaketle hazırlıksız ve tatbikatsız karşılaşmak, felaketten daha büyük bir krizdir. İşinizin başına geçtiğinizde 'Ben ne yapacaktım' diye elinizin ayağınıza dolanıyorsa kriz daha da derinleşir. Kriz anında sizi kimin arayıp harekete geçireceğini biliyor musunuz? 3-2-1 kuralını (3 kopya, 2 farklı ortam, 1 offsite) uygulayıp senede en az 2-4 kez tatbikat yapıyor musunuz? Felaket olmadan, felaketi tasarlıyor musunuz?”
Fiziksel dünyadaki tehditlerin neredeyse tamamı karada gerçekleşir. Microsoft'un Project Natick projesiyle azot doldurulmuş çelik kapsülleri okyanusun 40 metre altına batırması, karadaki yıkımdan kaçışın en radikal örneklerindendi.
Bu noktada çoğu zaman mühendislik zekası ile göz ardı edilmiş kör noktalar karşı karşıya geliyor. Türkiye’nin dijital kalbinin önemli bir bölümü Gebze-Kocaeli aksındaki yüksek dayanıklılığa sahip veri merkezlerinde atıyor. Olası bir Marmara depreminde, bu binaların temellerindeki sismik izolatörler sayesinde yapı yerle birlikte savrulmak yerine kontrollü biçimde hareket ederken sunucu rafları adeta havada yüzecek. Dışarıda beton çatlasa bile sabit diskler veriyi korumaya devam edecek. En azından beklenti bu yönde.
Ancak bazen kaynak yetersizliği, bazen plansızlık, bazen de beklenen felaketin öngörünün ötesine geçmesi nedeniyle her senaryo kağıt üzerindeki gibi kusursuz ilerlemiyor. Türkiye’de bu noktada yaşanmış son derece ilginç vakalar var. Geçtiğimiz yıllarda İstanbul’da yaşanan sel felaketi sırasında yerden yüksek olsun diye dördüncü kata kurulan sunucu odasını su basması ilginç bir örnek. “Dere yatağına bina yapmak ne kadar sıkıntılıysa, BT altyapısını önceden bütüncül düşünmemek de aynı derecede sıkıntılı” diyor Zımba.
Fidye yazılımları ve insan hataları da dijital dünyada aynı yıkıcılıkta birer felakete dönüşebiliyor. Çiğdem Öztüre Ağaoğlu, veri depolama sistemlerinin artık sadece veriyi saklamadığını, anomali tespiti yapan birer güvenlik kalkanına dönüştüğünü belirtiyor. "Saha tecrübelerimizde sinir krizi geçirip sistem odasındaki cihazları parçalayan çalışanlar da gördük, fidye yazılımı saldırıları da. Artık yeni nesil sistemler veri yapısındaki anormal sapmaları fark ediyor ve bir saldırı anında veriyi saniyeler önceki temiz kopyasına geri sararak (rollback) hayatın kesintisiz devam etmesini sağlıyor" diyor Ağaoğlu.
Bazen de çözüm veriyi yerinde tutmaktan değil, petabaytlarca bilgiyi afet bölgesinden uzaklaştırmaktan veya o bölgeye taşımaktan geçiyor. Sneakernet, yeni veriyi araçla taşıma mantığı, veri hatları koptuğunda başvurulan bir yöntem olarak ön plana çıkmaya başladı. Amazon’un tek seferde 100 petabayt veri taşıyabilen, yüksek güvenlikli dev tırı AWS Snowmobile bunun en ilginç örneklerinden biriydi.
Peki sadece onlarda mı var? Hayır. Ağaoğlu, Türkiye'de kritik kamu ve finans iş yüklerinin devamlılığı için bu tarz mobil çözümlerin son üç yılda ciddi şekilde yaygınlaştığını söylüyor. Türkiye'deki müşterileri için özel veri tırları dizayn ettiklerini belirtiyor. “Bunlar içinde sunucusu, depolama üniteleri, ağ ekipmanları ve kendi güç jeneratörü bulunan mobil veri merkezleri olarak hizmet veriyor ve her biri kurumların kriz senaryolarına göre özelleştirilebiliyor" diye ekliyor.
Kıtaları bağlayan okyanus altı fiber hatlar koptuğunda, Starlink veya Amazon Leo gibi alçak irtifa uydu ağları ve uydular arası lazer haberleşmeyle veriyi uzay boşluğundan aktarabiliyoruz. Baz istasyonları tamamen çöktüğünde akıllı telefonları Bluetooth ve Wi-Fi Direct gibi teknolojilerle birbirine doğrudan bağlanabiliyoruz. Uygun yazılımlarla her cihaz, iletişimi bir sonrakine taşıyan küçük bir ağ düğümüne dönüşebiliyor. Peki bir devletin fiziki varlığı riske girdiğinde elindeki veriye ne olacak?
Bunun ilginç uygulamaları var. Son yıllarda kendini dijitalleştirme konusunda büyük bir heves ortaya koyan Estonya, kritik kamu verilerini ve hizmetlerini Lüksemburg’daki yüksek güvenlikli bir veri merkezine taşıyarak dünyadaki ilk Data Embassy (Veri Büyükelçiliği) konseptini hayata geçirdi. İlginç ama herkes için uygun olup olmadığı tartışmalı. Zira bir ülke için veri demek egemenlik demek. Türkiye de veri egemenliğini ulusal sınırlar içinde koruma stratejisini benimsiyor. e-Devlet sistemleri TÜRKSAT altyapısında yedekli bir yapıda tutulurken, kritik veriler farklı coğrafi lokasyonlara kopyalanarak olası felakete karşı korunuyor.
Devrim Zımba da Türkiye’nin kritik verileri ülke sınırları içinde tutma yaklaşımının son derece doğru olduğu görüşünde. Veriyi korumaya yönelik en güçlü çözümlerden biri de aktif-aktif altyapılardan geçiyor. Birbirinden bağımsız iki sunucu altyapısı normalde tek bir bütün gibi çalışırken, birinin başına bir şey gelmesi durumunda diğeri daha düşük kapasiteyle de olsa kesintisiz hizmet veriyor. Zımba, “Şirketler aktif-aktif sistem kurarsam bir olan maliyetim ikiye çıkar diye korkar. Oysa ideali şudur: Altyapı kapasitenizi ikiye bölersiniz; 50'sini bir lokasyonda, 50'sini başka lokasyonda tutarsınız. Tek bir maliyetle iki farklı coğrafyada aktif çalışan bir sisteminiz olur. Lokasyonlardan biri çöktüğünde sistem yarım kapasiteyle de olsa sıfır kesintiyle hizmet vermeye devam eder" diyor. Çiğdem Öztüre Ağaoğlu da hem sanallaştırma hem eski tip monolitik mimarilerde bu sürekliliğin nasıl sağlanabileceğini detaylandırıyor: “Her sistem sanal katmanda çalışmıyor, devasa monolitik veri tabanları da var. Storage replikasyonları ve log işleme teknolojileri sayesinde monolitik sistemleri de karşı taraftaki yedek merkezlerle senkron tutabiliyoruz. En önemli detay, uygulamanın bütünlüğünü korumak. İş sürekliliği yazılımlarımızla binalardan birini su bassa bile birkaç dakika içinde tüm uygulamaları diğer illerdeki veri merkezlerinde hazır hale getirebiliyoruz."
Biraz daha ileri gidip, küresel bir felaket sonrasında uygarlığımızın kodlarını bizden sonraki nesillere miras bırakmanın yollarını arayacak olursak? Dünya üzerinde elektriğin, yongaların ve ağların ortadan kalktığı durumlar için Norveç’in Svalbard takımadalarında, yıl boyunca donmuş halde kalan bir dağın 250 metre derinindeki eski bir kömür madenine yerleştirilen Arctic Code Vault, özel arşiv filmlerine kaydedilmiş açık kaynaklı yazılım kodlarını bin yıla kadar saklamak için inşa edilmiş bir veri sığınağı.
Daha da ileri gidersek, doğanın dört milyar yıllık depolama medyası olan DNA’yı silikon yongalara alternatif bir depolama çözümü olarak kullanma fikri karşımıza çıkıyor. Bu vizyon, 0 ve 1’lerin A, C, G, T nükleotitlerine dönüştürülmesiyle tek bir gram DNA’ya teorik olarak yüz milyonlarca terabayt veri sığdırabilmeyi öngörüyor.
Bununla birlikte dijital dünyanın kendine özgü bambaşka kuralları var. Günümüzde veri, tek bir sunucunun içinde hapsolmuş çaresiz bir tutsaktan ibaret değil. Zamanı geldiğinde yangın anında Dublin’e fırlatılan bir bayta, Gebze'de izolatörler üzerinde yerleştirilmiş bir sunucuya, uzay boşluğunda birbiriyle konuşan lazer huzmelerine, farklı konumlardaki coğrafi yedeklerle saklanan dijital kayıtlara veya tırlar üzerinde saatte 100 kilometre hızla hareket eden kopyalara dönüşüyor. Elektronlar için her zaman kaçacakları bir bulut, saklanacakları bir sunucu, yeniden doğacakları bir ağ var.
Binalar çöktüğünde enkazı kaldıran dev makineler hayat kurtarır. Fakat o enkazın altındaki şehre hafızasını ve geleceğini geri verecek olan şey, yeryüzü sarsılırken kaçmayı başaran ve karanlıkta ayakta kalan o görünmez kod satırları olacak.