Tülin Açıkbaş
Çevre
27 Ekim 2026 12:34

İklim Borcunu Ormanla Ödemek

İklim krizini artık durduramayacağımıza göre, ormanları geleceğe hazırlamamız gerekiyor. Bugün sıfırdan tasarlanan bir Akdeniz ormanının, 2050'nin sıcaklığına ve mega yangınlarına dayanıklı olması, insanlığın gezegene ‘iklim borcu’.

İklim Borcunu Ormanla Ödemek

İllüstrasyon: Tuğba Yalvaç

Haberlerimizi Google'da Takip Edin

Tıklayın, gelişmelerden anında haberdar olmak için tercih edilen kaynaklarınıza ekleyin.

Google

Bugün diktiğiniz bir fidan, yetişkinliğine ulaşana kadar aradan 20-30 yıl geçiyor. Yıl 2050'de ağaç haline gelip, ormanın bir parçası olacak ancak bugün seçilen fidan türünün gelecekte iklim krizine ayak uydurabileceğinin bir garantisi yok. Orman bilimciler, buna ‘iklim borcu’ diyor. Bugünün kararlarının, yarının sonuçlarını doğurduğu bir zaman gecikmesi.


Ormanların geleceği hakkında konuştuğumuz üç uzman, bu gecikmeyi üç farklı açıdan anlatıyor. Biri sıcaklığın, biri karbonun, biri verinin dilinden.


Ormanlar ile ilgili son 20 yılın en çok konuşulan konusu, onları hızla kaybettiğimiz yönünde. Boğaziçi Üniversitesi’nden iklim bilimci Prof. Dr. Levent Kurnaz'a göre, bu ifade hem doğru hem de eksik. Doğru, çünkü küresel orman alanı toplamda gerçekten azalıyor. Eksik, çünkü hikaye tek boyutlu değil. Tropikal kuşakta yer alan Amazon, Kongo Havzası ve Güneydoğu Asya'da kayıplar hızlı ve büyük. Ama aynı anda bazı ılıman ülkelerde, özellikle Çin'de, ağaçlandırma politikaları sayesinde orman alanı nominal olarak artıyor.


Hesap defterine bakan biri için tablo dengelenmiş görünebilir. Ama Kurnaz'ın vurguladığı şey rakamların ötesinde: “Kaybedilenler yaşlı, biyoçeşitliliği yüksek, karbon deposu olarak paha biçilmez ekosistemler. Yerine gelenler ise çoğunlukla tek türlü, genç, ekolojik açıdan fakir plantasyonlar.” Bir yetişkin ağaç yılda ortalama 20 kilogram karbondioksit emiyor ama yeni dikilen bir fidanın o olgunluğa ulaşması yıllar sürüyor. O da bir yangının onu bulmaması şartıyla.


İklim değişikliği denince akla ilk sıcaklık artışı geliyor. Kurnaz'a göre asıl kırılan şey, ormanı besleyen daha büyük bir döngü. Bu döngünün içinde yağışın miktarı, zamanlaması, şiddeti; kar örtüsünün erken erimesi; toprağın nem dengesinin bozulması; büyüme mevsiminin kayması; zararlı böcek popülasyonlarının artması; türlerin coğrafi sınırlarının değişmesi var. "Sıcaklık 2°C bile artsa, su döngüsünden toprak mikrobiyotasına, tozlayıcılardan yangın rejimine kadar zincirleme bir dizi etki tetiklenmiş oluyor" diyor Kurnaz. Ve bu zincirin en çarpıcı halkalarından biri bitkiler. Belirli bir sıcaklık eşiğini aştığında fotosentezi durdurup sadece solunum yapmaya başlıyorlar. Yani oksijen alan, karbondioksit veren canlılara dönüşüyorlar. Ormanın ‘akciğer’ metaforu, bir noktadan sonra tersine dönüyor.


Kurnaz’a göre, kuraklık bu zincirin can alıcı halkası. Zayıflayan ağaçlar zararlılara karşı direncini kaybediyor. Kuru ve ölü biyokütle birikimi yangın yükünü artıyor. İnsan faaliyetleri (arazi kullanımı, kırsaldan kente göç sonrası bakımsız kalan ormanlıklar, yerleşimlerin ormana ilerlemesi ve altyapı ihmalleri) riski katlıyor. Kurnaz, tek bir suçlu aramanın yanlış olduğunu, orman krizlerinin tekil afetler değil, üst üste binen risklerin toplamı olduğunu belirtiyor.


Türkiye, bu tablonun tam ortasında duruyor ama orman ekosistemleri bölgesel anlamda büyük farklılıklar gösteriyor. Karadeniz'in nemli ormanları henüz görece toleranslı çünkü yağış rejimleri ciddi biçimde bozulmadı. Akdeniz ve Ege'nin kızılçam ormanları yarı-kurak iklime evrimleşmiş durumda ama bu uyumun bir sınırı var ve Kurnaz'ın deyimiyle, "Biz o sınırı şu anda test ediyoruz." İç Anadolu ile Güneydoğu'nun step-orman geçiş kuşakları ise en kırılgan bölge. Zaten en uç koşullarda hayatta kalan ekosistemler burada. Bunun nedeni coğrafi bir kader. Akdeniz Havzası, küresel iklim modellerinde tutarlı biçimde bir ‘sıcak nokta.’


Küresel ortalamadan daha hızlı ısınan, yağış rejimi daha keskin değişen bir bölge. Kurnaz, nedenini şöyle anlatıyor: “Atmosferik dolaşım desenlerinin kayması, deniz-kara ısınma farkının bölgesel yüksek basınç sistemlerini güçlendirmesi, yazları daha uzun, kurak ve sıcak hale getiriyor.”


Önümüzdeki 20-30 yılın en belirgin değişim sinyali de burada, Ege ve Akdeniz kıyı kuşağında bekleniyor. Bu durum, Kızılçam ormanlarının bir kısmının daha kurakçıl maki formasyonlarına dönüşmesi riskini beraberinde getiriyor. Kurnaz, “Orman kaybı değil, orman tipi değişiminden bahsediyoruz” diyor. İç Anadolu'nun step-orman sınırında ise zaten marjinal olan orman varlığının geri çekilmesi bekleniyor. Karadeniz kıyısı görece daha yavaş değişecek gibi.


Kurnaz’ın “Peki bugün diktiğimiz ağaçlar 2050'nin ikliminde hayatta kalabilecek mi?” sorumuza cevabı son derece dürüst: “Evet ya da hayır, yanıltıcı olur. Bugün dikilen türlerin çoğu, dikildikleri yerin geleceğine değil, geçmişine göre seçildi. Buna ‘iklim borcu’ deniyor. Dikimler, o ağacın 30-50 yıllık ömrü boyunca yaşayacağı iklime göre yapılmalı.”


Kurnaz’a göre, iklim modelleri hangi bölgenin ne kadar ısınacağını, hangi mevsimin kuraklaşacağını güvenilir biçimde söyleyebiliyor. Ama o iklimde ormanın tam olarak nasıl görüneceği, hala belirsiz. Çünkü biyoloji ve ekoloji, fizik gibi doğrusal kurallarla çalışmıyor. “O orman, o şartlarda hiç var olmadı” diye ekliyor Kurnaz.


Ormanları düşünürken zihnimizde genel olarak beliren imge genelde aynıdır. Yeşil ve güvenilir bir sünger. Sünger çünkü atmosferdeki fazlalığı emen, sessizce biriktiren bir depo. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Orman Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay, “Bu imge yanlış değil ama eksik çünkü sünger küçülüyor” diyerek uyarıyor.


Tolunay’a göre, dünyadaki karasal ekosistemler (ormanlar, sulak alanlar, çalılıklar, iyi yönetilen tarım alanları) yılda 8.7 milyar ton karbondioksiti atmosferden çekiyor. Okyanuslar ve denizler buna 11.8 milyar ton daha ekliyor. Toplamda gezegenin yutak kapasitesi yılda 20.5 milyar ton. Ama insanlığın yükü çok daha büyük. Fosil yakıtlardan 35.9 milyar ton, ormansızlaşma ve arazi kullanım değişikliğinden 5 milyar ton, diğer sera gazlarıyla birlikte toplam 60 milyar tonu aşan bir emisyon. 2050 ‘net sıfır’ hedefi, aslında bu iki rakamı birbirine eşitlemek anlamına geliyor. 60 milyar tonu, 20.5 milyar tona indirmek.


Ormanların bu denklemdeki payı ise küçülüyor. 1990-2015 arası yılda 4.0-4.2 milyar ton karbondioksit tutan dünya ormanları, son beş yılda 3.6 milyar tona geriledi. Tolunay’a göre bunun nedeni açık: Ormansızlaşma. “1990-2025 arasında dünya ormanları büyük çoğunluğu tropikal ormanlardan olmak üzere 489 milyon ton kadar azaldı. Ağaçlandırmalarla yeni ormanlar kurulsa da orman alanları net olarak 203 milyon hektar küçüldü. Son 10 yılda, her yıl 10.9 milyon hektar ormansızlaşma gerçekleşirken, yerine sadece 6.8 milyon hektar yenisi kuruluyor. Net kayıp, yılda 4.1 milyon hektar” bilgisini veriyor Tolunay. Bu arada ormansızlaşmanın, ‘bir ormanın uzun yıllar orman niteliğini kaybetmesi’ anlamına geldiğini belirtiyor. Yani canlı ağaçlardan toprağa bu alandaki tüm karbon depoları kaybediliyor ve zaman içinde atmosfere karbondioksit olarak geri dönüyor. Üstelik kayıp bununla sınırlı değil. Ağaçlar kesildiğinde, ormanın sonraki yıllarda atmosferden çekeceği karbondioksit miktarı da azalıyor. Örneğin Türkiye ormanları, hiç ağaç kesilmemesi durumunda hektar başına yılda yaklaşık 4 ton karbondioksiti atmosferden uzaklaştırabilecek kapasiteye sahipken, ağaç kesimleriyle birlikte bu miktar hektar başına yaklaşık 2.5 tona düşüyor.


Tolunay, yangınların yaptığı şeyin ise orman tahribatı olduğunu söylüyor. Yani yanan orman alanları nadiren ormansızlaşıyor ve büyük çoğunluğu birkaç yıl içinde ağaçlandırma veya doğal yollarla orman haline getiriliyor. “Özellikle 2000’li yıllarda artan orman, sazlık ve çalılık yangınları nedeniyle yıllık 4.5-7 milyar ton karbondioksit emisyonu olduğu tahmin ediliyor. Bu da fosil yakıt kaynaklı emisyonların yüzde 15-20’sine karşılık geliyor” diye ekliyor. Türkiye'de ise bu rakam yılda 1 ile 10 milyon ton arasında değişiyor; 2021'de 140 bin hektarın yandığı felaket yılında 10 milyon tona, 2025'te 82 bin hektarla 6 milyon tona ulaştı.


Türkiye’deki ağaçlandırma çalışmalarından da bahseden Tolunay, 1960-2000 arasında 700-800 bin hektar alanda, verimsiz orman ve makiliklerin yerine farklı ağaç türleri dikildiğini anlatıyor. 2000’lerden sonra ise ağaçlandırma çalışmaları azaldı. Çünkü ormanlar dışında ağaçlandırılabilecek alanlar sınırlı, 1800-2000 m’den daha yüksek yerlerde soğuk iklim etkili ve İç Anadolu gibi kurak bölgelerde yağışlar az. Böylece son yıllarda ağaçlandırma yapılan alan miktarı 15-20 bin hektarlara geriledi.


Tolunay, gelecek için daha köklü bir dönüşüm gerektiğine inanıyor çünkü 50 yıl içinde Türkiye'de sıcaklıkların 4-5 derece artması, yağışların yüzde 10-20 azalması bekleniyor. “Canlılar buna genelde göçle cevap veriyor. Göç edemeyenler yok olma riskiyle karşı karşıya. Ege ve Akdeniz'de kızılçamın yerini makinin alması, kızılçamın da daha yükseklerdeki karaçam ve sedir ormanlarına doğru tırmanması bekleniyor” diyor Tolunay. Önerisi ise doğaya direnmek değil, ona eşlik etmek. Alt yükseltilerde kızılçamda ısrar etmemek, makiyi korumak, parçalanmış ormanları ekolojik koridorlarla birbirine bağlayarak türlerin göçünü kolaylaştırmak.


“Ormanları sıfırdan tasarlama şansınız olsa ne yapardınız” diye sorduğumuzda, Tolunay'ın cevabı net: "Doğadan kopya çekmek. Genç ve yaşlı ağaçların, yoğun örtü ile ağaçsız boşlukların iç içe geçtiği bir mozaik. Hem tür çeşitliliğini artıran hem yangının ilerleme hızını düşüren hem de yaban hayatına sığınak olan bir düzen. Parçalanmayı önlemek, koridorlarla bağlamak, geçmişte ‘verimsiz’ diye sökülen doğal türlere geri dönmek."


Peki bugünün ve yarının ormanlarını korumak için teknoloji ve yapay zeka bize yardımcı olabilir mi? İşin teknolojisi perspektifini ise Dr. Öğr. Üyesi Muhittin İnan’a sorduk.


İnan, elimizdeki en güçlü aracın; uydu, yapay zeka ve drone teknolojilerinin birlikte çalıştığı dijital ormancılık kavramı olduğunu belirtiyor. “Uydu görüntüleri geniş alanlarda sürekli bir bakış sağlıyor. İnsansız hava araçları çok daha ayrıntılı, yüksek çözünürlüklü veri üretiyor. LiDAR algılayıcılar ormanın üç boyutlu bir modelini, yapısal parametrelerini çıkarıyor. Yapay zeka ise bunların hepsini anlamlı bir sonuca çeviren araç” diyor İnan. Kısa zaman önce tamamladıkları Horizon-DigiMedFor projesinde de bunu yaptıklarını anlatıyor. Uzaktan algılama, İHA ve LiDAR verileri, mobil envanter uygulamaları, yapay zeka, RFID tabanlı izlenebilirlik ve karar destek sistemleri arasında dijital bir veri zinciri oluşturmaya çalıştıklarını söylüyor.


İnan’a göre, bu sayede belli koşullarda çok küçük sıcaklık anomalilerini veya ilk duman oluşumunu insan gözünden önce fark edebiliyorlar. Önümüzdeki 10 yıl için öngördüğü sıçrama ise sistemlerin birbiriyle konuşmaya başlaması. Ormana yerleştirilmiş bir sensör ağı bir uyarı verdiğinde, üzerindeki uydu bölgeyi kontrol ediyor, yakındaki bir İHA’yı otomatik olarak yönleniyor ve yapay zeka tüm verileri birkaç dakika değerlendiriyor.


Burada akla yapay zekanın dünyanın hiç yaşamadığı iklim koşullarını tahmin etmede ne kadar başarılı olabileceği sorusu geliyor. İnan, temkinli olmak gerektiğini belirtiyor çünkü yapay zeka büyük ölçüde kendisine gösterilen örneklerden öğreniyor. Daha önce karşılaşmadığı koşulları tahmin etmekte zorlanabilir. Yapay zekayı, ekolojik süreçlere dayalı 2 veya 3 boyutlu dijital orman modelleriyle birleştirmek en doğrusu. “Böylece gelecekte bir orman için ‘2100 yılında tam böyle olacak’ demekten çok, farklı iklim ve yönetim senaryoları altında hangi sonuçların ortaya çıkabileceğini gösterebiliriz” diyor. Ona göre, yapay zeka geleceği gören bir kristal küre değil ama doğru modeller ve iyi veriyle gelecekteki seçeneklerimizi karşılaştırabileceğimiz çok güçlü bir araç.


Türkiye'nin teknoloji açısından güçlü bir altyapısı olduğunu anlatan İnan, "Sadece ulusal ölçekte bütünleşik bir orman dijital bilgi ve karar destek sistemi kurmayı seçerdim” diyor. Asıl sorunun; farklı kurum ve kaynaklar tarafından, farklı zamanlarda, farklı yöntemlerle ve farklı sistem ve standartlarda üretilen verilerin birbirleriyle konuşamaması olduğuna inanıyor. Ve böyle bir sistemin hassas tarımdan afet yönetimine kadar farklı alanlarda da kullanılabileceğine dikkat çekiyor. Bu bağlantı fikrinin en somut hali, ‘dijital ikiz’ kavramında beliriyor. Bir ormanın dijital ikizi, İnan'ın altını çizdiği gibi, sadece üç boyutlu bir görüntü değil; ağaçların konumu, türü, çapı, biyokütlesi, topoğrafyası gibi bilgilerin zaman içinde güncellenen, çeşitli senaryoların gerçek ormanı riske atmadan test edilebildiği canlı bir model. DigiMedFor projesi kapsamında geliştirilen Virtual Forest Decision Support System tam da bunu yapıyor. Sahadan, farklı uzaktan algılama kaynaklarından ve orman envanterinden gelen bilgiler dijital ortamda değerlendirilip, sanal müdahaleler yapılıyor. Şu an alınan kararlar, ormanların geleceğini şekillendiriyor. İnan’a göre, bu teknolojinin illa pahalı olması de gerekmiyor. İyi bir akıllı telefon, geçmişte ancak çok pahalı cihazlarla yapılabilen orman envanteri işlemlerine katkı sağlayabiliyor. Mobil uygulamalarla ağaç çapı, yükseklik, konum ve meşcere bilgileri sahada dijital olarak kaydedilebiliyor. Ücretsiz uydu görüntüleriyle çok geniş alanlardaki değişimler izlenebiliyor. Düşük maliyetli IoT sensörleri mikroklima, sıcaklık ve nem gibi değişkenleri ölçebiliyor. Yine DigiMedFor'da kullanılan RFID tabanlı damga sistemini buna örnek veriyor İnan: “Bir ağaca ya da tomruğa küçük bir dijital kimlik vererek, ürünün ormandan tedarik zincirinin sonuna kadar izlenebilmesinin mümkün. Bunu Yalova Model Ormanı’nda gerçekleştiriyoruz.”


Ve son olarak dünyanın en başarılı orman koruma projelerine baktığında onu asıl etkileyenin ormanı ‘kesintisiz bir veri sistemi’ şeklinde ele alan yaklaşımlar olduğunu belirtiyor. “Türkiye'nin bu örneklerden çıkaracağı ders de aynı yönde. Teknoloji satın almak değil, veri sürekliliğine ve sistemler arası entegrasyona yatırım yapmak” diyor İnan. Ama bunun da bir koşulu var. Çok gelişmiş bir sistem, sahadaki ormancının günlük iş akışına giremiyorsa, beklenen faydayı sağlamıyor. İnan'ın son sözü ise bir manifesto: "Geleceğin ormancılığında rekabet avantajını en fazla sensöre sahip olan değil, orman hakkında üretilen bilgiyi en iyi birleştiren ve karar sürecine dönüştüren ülkeler elde edecek.” Sonuçta ormanı kurtaracak olan tek bir teknoloji ya da tek bir tür seçimi değil. Kurnaz'ın iklim borcu, Tolunay'ın küçülen süngeri, İnan'ın dijital ikizi aynı şeyi söylüyor: Belirsizlikle yönetmeyi öğrenmek zorundayız. Türkiye'nin elindeki seçenek net: Ya bugünün alışkanlıklarıyla yarının ormanlarını riske atmaya devam etmek ya da doğanın mozaik düzenini, teknolojinin öngörü gücüyle birleştirip dirençli bir orman tasarlamak. İkincisi daha

25 yıldır sağlık, wellness, güzellik ve lifestyle üzerine yazılar yazıyor. Kariyerine televizyon muhabirliği ile başladı. Gazete muhabirliği, editörlüğü ve köşe yazarlığının ardından kendi mecrasında dijital yayıncılık yaptı. Bitmeyen merakı, her gün bir şeyler öğrenme hevesi ve yazma tutkusuyla şimdilerde WIRED Türkiye Yazı İşleri Müdürü olarak keşfetmeye devam ediyor.

Tülin Açıkbaş

DAHA FAZLASI

Yeryüzü Felaketi Yaşarken Hafızamız Nasıl Ayakta Kalacak?

Fiziksel dünya öngörülemez felaketlerle dolu. Şehirler inşa ediyoruz, depremde yıkılıyor. Köprüler kuruyoruz, kasırgalar yutuyor. Yeryüzü sarsılıp şehirler yıkılırken medeniyetin hafızasını ve toplumun geleceğini, karanlıkta sağ kalmayı başaran görünmez kod satırları kurtaracak.

Geleceğin Tüketicisini Yetiştirmek

Sürdürülebilirlik eğitimi, çocuklara sadece daha az ile yetinmeyi değil neyi, neden ve nasıl tükettiklerini, bunun gezegene maliyetini anlatmanın bir yolu.

Denizlerde Dijital Dönüşüm

Sürdürülebilir bir dünya hedefinin kilit alanları denizler, yapay zeka destekli simülasyonlar sayesinde artık sadece izlenen değil, dijital ikizleriyle geleceği test eden sistemlere dönüşüyor.

İstanbul’un Sel Faturası Daha Çıkmadı Ancak Sonrakini Beklemeden Çözüme Odaklanılmalı

14 Ekim’de İstanbul’un bazı noktalarına bir günde metrekareye 277 kilogramı aşan yağış düştü. Selin ekonomik faturası henüz ortaya çıkmış değil. Ancak Kopenhag’dan Singapur’a, İngiltere’den Hindistan’a kadar örnekler yapılması gerekeni gösteriyor. Aşırı yağışı engellemek mümkün olmayabilir ama yağmurun afete dönüşmesini engelleyecek teknoloji, mühendislik ve finansman modelleri biliniyor.