Sorun Kutup Ayılarından İbaret Olmamalı
Sıfır Atık Başkanı Samed Ağırbaş, sürdürülebilirlik konusunda sahadaki gündem ile uluslararası söylem arasında büyük bir fark olduğunu düşünüyor. Atılan bombaların çevreye etkisinin kutup ayılarının geleceği kadar konuşulmadığına dikkat çekiyor.
Fotoğraf: Kutup Dalgakıran
Türkiye, kuzey ve güneyindeki sıcak çatışmalı savaşlara rağmen bu yıl ülke liderleri seviyesinde katılım sağlanan iki önemli uluslararası etkinliğin ev sahipliğini üstlendi. NATO Liderler Zirvesi’ni (7-8 Temmuz) uzun süre akıllarda kalacak bir başarıyla atlattık. Sırada, 9-20 Kasım tarihleri arasında Antalya’da gerçekleşecek COP31 var. 193 ülkenin katıldığı en geniş temsilli iklim konferansı COP31’in Türkiye’de yapılacak olması hayatımıza yeni kavramlar kazandırdı. Mesela 'yüksek düzeyli iklim şampiyonu'. Görevi, ne olduğunu açıklıyor; yüksek düzeyli iklim şampiyonu, devlet dışı aktörlerin (iş dünyası, yatırımcılar, şehirler, sivil toplum ve akademi) iklim eylemlerini hızlandırmak, koordine etmek ve bu çabaları resmi COP müzakere sürecine entegre etmekten sorumlu.
WIRED Türkiye olarak COP31’e bir aydan az bir süre kalmışken Türkiye’nin ilk İklim Şampiyonu Samed Ağırbaş’ın kapısını çaldık. Ağırbaş ile son sürat devam eden konferans hazırlıklarıyla başlayan sohbetimiz, bugün dünyamızın yani tüm insanlığın karşı karşıya olduğu iklim krizinin neden ve nasıl varoluşsal bir meseleye dönüştüğüne ve çözüm yollarına doğru evrildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Eşi Emine Erdoğan’ın liderliğinde başlatılan ve uluslararası boyutta ses getiren Sıfır Atık Projesi kapsamında kurulan Sıfır Atık Vakfı’nın da Başkanı olan Ağırbaş, iklim değişikliği ile mücadelede bazı kesimlerin sıkıntılı yaklaşımları olduğunu düşünüyor. Örneğin “İklim sorunu kutup ayılarından ibaret değildir. Dünyada her yıl 8 milyon insan açlık ve susuzluğa bağlı nedenlerle hayatını kaybederken, sürdürülebilir bir dünya hedefini kutup ayılarının geleceği üzerinden konuşmak ne kadar doğru?” diye soruyor. Sıfır açlık ve sıfır susuzluk hedefi yakalanmadıkça sürdürülebilir bir dünyadan söz etmenin mümkün olmadığını vurguluyor. Savaşlarda atılan bombaların çevreye verdiği zararlardan çok az bahsedildiğine işaret eden Ağırbaş’ın altını çizerek yaptığı uyarılar Türkiye’nin iklim diplomasisinde giderek nasıl güçlendiğini de ortaya koyuyor.
HÜLYA GÜLER: Dilerseniz bu yılki odağınız COP31 ile başlayalım. Türkiye bu önemli konferansa nasıl hazırlanıyor?
SAMED AĞIRBAŞ: COP toplantılarının bu yıl 31’incisi Türkiye ev sahipliğinde gerçekleşecek. Bugüne kadar COP toplantılarında 80’den fazla karar alındı ama bunların çoğu uygulanmıyor. Biz böyle bir COP olsun istemiyoruz. İklim diplomasisinde artık küresel bir oyuncu haline gelen ülkemize yakışır bir hazırlık içindeyiz. Hazırlık aşamasında aylardır sahadayız, farklı ülkelerde toplantılar yapıyoruz. Sahanın gündeminin konuşulduğu bir toplantı inşa etmek istiyoruz. Tüm bakanlıklarımız muazzam bir çalışma içinde. Biz de her bakanlıkla temas halindeyiz, uluslararası kuruluşlarla birlikte gerekli gündemi oluşturmaya çalışıyoruz. Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin himayelerinde haziran ayında gerçekleştirdiğimiz Sıfır Atık Forumu ile aslında COP31’in bir provasını yaptık. 183 ülkeden katılım sağlandı. Bu forumda aldığımız kararları ve yaptığımız çalışmaları COP31’e taşıyacağız. Ve bundan sonra da her yıl yapacağımız Sıfır Atık Forumları’nda alınan kararların COP’larda ele alınması için çalışacağız. COP31 sürecinde sıfır atık yaklaşımını küresel iklim diplomasisinin ana bileşenlerinden biri haline getirmeyi ve özellikle gençlerin, bilim insanlarının ve sivil toplumun karar alma süreçlerine aktif katılımını sağlamayı hedefliyoruz. Ayrıca zirvenin kendisinin de sıfır atıksız olması için çalışmalar yürütüyoruz. Atıksız bir zirvenin mümkün olduğunu göstermeyi hedefliyoruz.
COP gibi uluslararası zirvelerde ev sahibi ülkelerin genelde iz bırakacak kararlar aldırma eğilimi olur, Kyoto Protokolü gibi, Paris Anlaşması gibi. Türkiye’nin böyle bir hazırlığı ya da hedefi var mı?
Bu, bütün gezegeni kapsayan daha iyi bir gelecek için ortak hareket etme amacı taşıyan bir konferans. Bizim amacımız alınan kararların uygulanmasını sağlamak. Son bir yıldır pek çok farklı ülkede toplantılarımız, incelemelerimiz oldu. Şunu söyleyebilirim, sahanın gündemi ile uluslararası konferansların gündemi her zaman aynı olmuyor. COP31 öncesinde gerçekleştirdiğimiz Sıfır Atık Forumu ile bunun böyle olduğunu daha iyi tespit ettik. Şimdi bu forumda ele alınan konuları COP31’in müzakere gündemine taşıyacağız. Bundan sonrası için de İstanbul’u sıfır atık çalışmalarında global bir merkez haline getirmeyi planlıyoruz. Önümüzdeki 5 yıl içinde 10’dan fazla uluslararası organizasyonun sıfır atık kapsamında çalışmalarını yürütecek bir merkezi İstanbul’da açmak istiyoruz. Bununla beraber İstanbul’da sıfır atık bağlamında teknoparklar ve inovasyon merkezleri açmak, finansal kaynaklar oluşturmak, üniversitelere sürdürülebilirlik ve atık yönetimiyle ilgili bölümler ile kütüphanelere de özel alanlar kazandırmak istiyoruz. Hazırlıklarımız sürüyor yakında bunları açıklayacağız.
Atıksız bir zirve hedefliyoruz dediniz. Böylesine büyük bir organizasyonu atıksız yapmak mümkün mü?
Bizim bu yönde bir çalışmamız var. Tek kullanımlık malzeme tüketimini minimuma indirecek önlemler alıyoruz. Kaçınılmaz atıklar için geri dönüşüm noktalarını kolay ulaşılabilir bir şekilde tasarlıyoruz. Yeniden kullanılan materyalleri teşvik ediyoruz. Atıkları toplama, bertaraf etme ve ileri dönüşümle yeniden ekonomiye kazandıracak etkinlikler ile projeler geliştiriyoruz. Bu yönüyle COP31’in sıfır atık hedefiyle iş yapma kültürünün ülkemizde yerleşmesine katkı sağlayacağına inanıyorum. Bu yıl ikincisini gerçekleştirdiğimiz Sıfır Atık Forumu kapsamında 500’den fazla ulusal ve uluslararası kuruluş ile iş birliği yaptık. 5 binden fazla misafir ağırladık. Bu forumda atıksız hedefimizi deneyimledik. COP31’de daha iyi bir performans ortaya koyacağımızı düşünüyorum.
Sıfır Atık Vakfı’nın bu süreçte üstlendiği rol nedir?
Sıfır Atık Vakfı, Türkiye'nin ev sahipliğini üstlendiği 2026 yılı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) 31. Taraflar Konferansı'nın (COP31) resmi sivil toplum partneri. Bu anlamda uluslararası sivil toplum kuruluşları, aktivistler ve yeşil girişimlerle Türkiye arasındaki iletişimin kurulmasına öncülük ediyoruz. Zirvenin tüm organizasyon aşamalarında sıfır atık prensiplerinin eksiksiz uygulanmasını yürütüp, denetleyeceğiz. Zirve boyunca alınacak kararlar için akademik ve çevresel altyapıyı hazırlayan danışma kurullarına liderlik edeceğiz.
Sıfır Atık Projesi ve devamında Sıfır Atık Vakfı ile Türkiye bugüne kadar pek de etkili olmadığı bir alanda, iklim değişikliği konusunda uluslararası platformlarda sözü dinlenen bir ülke haline geldi. Siz ne düşünüyorsunuz, sıfır atık çıkışının Türkiye’ye prestij kazandırdığı söylemine katılıyor musunuz?
2017’de başlayan bu süreç Sayın Emine Erdoğan’ın liderliği ile BM kürsüsüne kadar taşındı. Sıfır atık için BM nezdinde uluslararası bir gün bile ilan edilmesini sağladık. 30 Mart’ta yani Dünya Sıfır Atık Günü’nde pek çok ülkede çevre ve sıfır atık etkinlikleri düzenleniyor. Bu ciddi bir başarı. Bunda en büyük pay Türkiye’nin. Bunun ülkemize büyük bir prestij kazandırdığı tartışılamaz. Zaten bu konuda bir şüphe de yok. Gerek ülkemizin resmi kurumları gerek Sıfır Atık Vakfı olarak bugün sıfır atık, çevre ve iklim konularında kurulan her uluslararası masada yer alıyoruz. Sözümüz dinleniyor, deneyimimiz dikkate alınıyor. Bu, ülkemizin son dönemde ortaya çıkan en önemli soft power dediğimiz insanlığa olumlu katkısı.
Sıfır atık konusunda uluslararası etki kazanan yönümüzden söz ettik. Peki, biz Türkiye olarak atık üretimi ve yönetimi konusunda dünya ile kıyaslandığında ne durumdayız?
Vakıf olarak ana görevimiz sıfır atık kültürünü yaygınlaştırmak. Bakınız farkındalık demiyorum çünkü farkındalık geçici. Konu popülerliğini kaybedince farkındalığınız da ortadan kalkıyor. Ama kültür oluşturursanız bu nesiller boyu devam eder. Şöyle bir gerçeğimiz var, Türkiye’de yaşayan bireyler olarak dünya ortalamasının yüzde 44 üzerinde plastik atık üretiyoruz. Ve geldiğimiz noktada, 2050 ve sonrasında denizlerimizde balıktan çok plastik olacak. Yeni bir kıtadan bahsediyoruz; plastik kıtası. Bu daha önce bir adaydı şimdi kıtaya doğru yol alıyor (Endonezya açıkları). Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerin plastik atıklarının acısını Türkiye turizmi çekiyor ve bunun bedeli ileride daha da ağırlaşacak. Çevre faktörlerinin turizme etkisini her geçen gün hissediyoruz. Denizin kirliliği rezervasyon iptali için bir gerekçe olmaya başladı. Bu konuda bize ulaşan ihbarlar ve şikayetler giderek artıyor. Bunlar çok düşündürücü sonuçlar. Halk sağlığı sorununu anlatmama gerek yok.
Ne tür ihbarlar geliyor?
Sıfır atık konusunda tüm ülkeyi kapsayan bir faaliyet planımız var. Bu yazı çeşitli illerde sıfır atık şehir koordinasyon toplantıları ile geçirdik. Bu toplantı serisine Adana’dan başladık. Çünkü o bölgeye ilişkin ciddi ihbarlar geliyordu. Adana’daki bazı geri dönüşüm tesislerinin fire dediğimiz atık malzemelerini nehirlere ya da tarım alanlarına döktüklerine dair ihbarlar aldık. Bu ihbarları değerlendirdik, söz konusu yerlerde saha incelemeleri yaptık, yetkililerle konuştuk.
İncelemeleriniz sonucunda ne buldunuz?
İhbarların bir kısmı doğruydu ve gerekli önlemlerin alınması için girişimleri başlattık. Bunun gibi üç ilde daha incelemeler ve şehir koordinasyon toplantıları yaptık. Buralardan çıkan sonuçları da Türkiye plastik atık çalıştayında paydaşlarla birlikte değerlendirdik. Türkiye’de plastik atık krizi 1988 yılından bu yana medyanın gündeminde. Bunun çözümü için bir irade ortaya koyuyoruz ve başarabileceğimize inanıyoruz. Geçtiğimiz günlerde Van Gölü havzası kapsamında bir çalıştay gerçekleştirdik. Van Gölü havzasının korunması için 2050 yılına kadar atılması gereken adımları, planları ve yatırımları ortaya koyduk, ilgili kurumlarla birlikte yaptık. Yine geçtiğimiz günlerde Türkiye Plastik Atık Çalıştayı’nı gerçekleştirdik. Yakında ülkenin havasının, suyunu ve toprağının koruması için bir eylem planı açıklayacağız.
Türkiye’nin bir plastik ithalatı meselesi var. Biz bir yandan Sıfır Atık Hareketi yürütüyoruz, bir yandan atık ithal ediyoruz. Bu bir çelişki değil mi?
Bu konuyu da araştırıyoruz. Eğer bir sızıntı varsa gerekirse ithalatı durduralım. Hiç kimsenin kafasında, vatandaşımızın geleceği ile alakalı en ufak bir ihmal, en ufak bir soru işareti kalmamalı. Bahsettiğiniz konu 180 milyon dolarlık bir ithalat. Ama öbür tarafta Türkiye’nin 65 milyar dolarlık turizm geliri söz konusu. Bunu 80 milyar dolara çıkarma hedefimiz var. Bu yüzden 180 milyon dolarlık bir iş için Türkiye’nin 80 milyar dolarlık turizm hedefine balta vurmasına izin veremeyiz. Eğer bu ithalat çevreyi tehdit eden, ülkemizin sürdürülebilirlik hedeflerini tehdit eden bir seviyede olursa bunun yasaklanmasının sözcülüğünü de yaparız.
Uluslararası iş birlikleri yapıyorsunuz. Peki bütün çalışmalarınız Türkiye’de mi?
Projelerimiz Türkiye odaklı ancak çok sayıda ülkede pek çok kurumla iş birliği halinde olduğumuz projelerimiz var. Çalışma alanlarımız çok çeşitli, örneğin engelli ve otizmli bireylerle de çalışıyoruz, kutuplarla ilgili araştırmalarımız da var. Bir yandan bütün bu işlerimizle ilgili çok destekleyici tepkiler alırken, bir yandan da eleştirilerle karşılaşıyoruz.
Ne tür eleştiriler?
Örneğin otizmli çocuklarla yaptığımız çalışmaları eleştirenler oluyor. Toplumumuzda kapsayıcılık konusunda merhametini kaybetmiş insanlarla karşılaşabiliyoruz. ‘Otizmli çocuklarla neler yapıyorsunuz? ‘Onlarla çalışmanın çevreye nasıl bir katkısı olacak?’ şeklinde eleştiriler oluyor. Ama açıklıkla ifade etmek istiyorum; biz 86 milyonu kapsamak zorundayız. Otizmli kardeşlerimiz de buna dahil elbette. Engelli çocuklar akran zorbalığına uğruyor, toplumda yeterince kaynaşamıyor. Onları kapsayacak şekilde faaliyet yürütüyoruz. Toplumdaki bütün dezavantajlı grupların yanındayız. STK’ların bir diğer önemli rolü savunuculuk. Biz de bir STK olarak dezavantajlı grupların savunuculuğunu yapıyoruz. Çevre, siyaset üstü bir konu. Akdeniz’de artan plastik atık ile ilgili şikayetler hepimizi ilgilendiriyor.
Çalışmalarınızın uluslararası boyutundan söz edelim mi biraz da?
Sıfır Atık Forumu, Dünya Ekonomik Forumu’nun partneri, BM’nin, AB’nin, AB Konseyi’nin partneri. Aklınıza gelebilecek etkili bütün kuruluşlarla iş birliği içindeyiz. Çünkü bizim bütün işlerimizin temelinde dünyanın geleceğini hep birlikte inşa etmek var. Bakınız, iklim konusuna yeni bir bakış açısı getirmeye çalışıyoruz. Dünyada belli gruplar ve lobiler bugün tarım ve hayvancılığın çevreye etkileri nedeniyle azaltılmasını istiyorlar.
Siz bu öneriye katılmıyor musunuz?
Biz bütün uluslararası toplantılarda diyoruz ki; bin yıllardır bu topraklarda hayvancılık yapılıyor. Tarım ve hayvancılığın küçülmesine izin veremeyiz. Çünkü bunlar sorunun nedeni değil, konu bunların nasıl yapıldığı. Bugün 8 milyondan fazla insanın açlık ve susuzluğa bağlı nedenlerle hayatını kaybettiği bir dünyada yaşıyoruz. O yüzden hiç kimse bizim olduğumuz masada tarım ve hayvancılığın azaltılmasını bir çözüm olarak sunamaz. Açlık ve susuzluk sorununu bitirmeden sürdürülebilir bir dünyadan söz edemeyiz. Ve Sıfır Atık Vakfı olarak dünyada açlığın ve susuzluğun sona erdirilmesi ile alakalı projeler geliştiriyoruz. Tarım ve hayvancılık bu kadar zamandır çevreye zarar vermedi de şimdi mi vermeye başladı? O zaman Avrupa’daki Sanayi Devrimi'ni konuşalım, niye bunu konuşmuyoruz? Avrupa sanayileşmesini tamamladı. Şimdi gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerin tarım ve hayvancılığını mı konuşuyoruz? Bu hiç adil değil. Bunun adil olmadığının farkındayız ve dünyaya da anlatıyoruz. COP31’de İklim Şampiyonu görevini üstlendikten sonra dünyanın farklı yerlerini gezdik. Oralarda da yerel halklarla sorunlarını konuşuyoruz. Çünkü sahanın gündemi ile uluslararası toplantıların gündemi birbirini hiç tutmuyor.
Nasıl bir fark var iki gündem arasında?
Açıkça görülen büyük bir fark var. Açlık ve susuzluk kriziyle mücadele ederken, elektriği ve güneş enerjisini konuşmamız çok doğru değil. Elbette bunları konuşacağız ama önceliklendirmeyi yanlış yaparsak hedeflediğimiz sonuçları almamız mümkün değil. Dünyanın nüfusu 8 milyar ve 800 milyon insanın elektriğe erişimi yok. Önce elektrikli otomobilleri mi konuşacağız yoksa 800 milyon insanın elektriğe erişimini mi? Benim vicdanım 800 milyon insanı konuşmanın ötesine geçemiyor. Bir örnek daha verelim, dünyada açlık ve susuzluktan ölen 8 milyon insanı mı konuşalım yoksa kutup ayılarının geleceğini mi? Yanlış anlaşılmasın, kutup ayılarının geleceğini düşünmüyor değiliz. Yakın zamanda Sıfır Atık Vakfı olarak ‘Kutuplarda Sıfır Atık’ diye bir kitap çalıştık. Vakıf bünyesinde kutupları çalışan bir ekibimiz var. Bu konuya da gerekli önemi veriyoruz.
Dünya bu konuları konuşmuyor mu?
Sizce verdiğim iki örnek üzerinden ilerlersek, bunlar sürdürülebilirlik gündeminde kaçıncı sırada? Ben söyleyeyim, olması gereken noktada değil. Sıfır Atık Vakfı olarak toplantılara katılsam ve kutup ayılarından söz edip, 800 milyon insandan yeterince bahsetmesem onların hakkına girmiş olmaz mıyım? Bizim bu söylemlerimize eleştiriler geliyor, kutup ayılarına sahip çıkmamakla ilgili. Bu aynı zamanda bize şunu gösteriyor; bir kesim için 8 milyon insanın hayatı bir şey ifade etmiyor. Kimse kusura bakmasın ama bundan vazgeçmeyeceğiz. Milletimizin çoğunluğu da böyle düşünüyor. Milyonlarca insanın açlıktan hayatını kaybettiği bir dünyada, 3-4 yaşında bir çocuğun yüzlerce mermi atılarak öldürüldüğü bir dünyada önce bunları konuşacağız. Kutupları da kutup ayılarını da elbette önemsiyoruz. Onların iklim kriziyle mücadelede ne anlama geldiğini biliyoruz ama bu konuları gündeme taşıyanların asıl sorunları perdelemeye çalıştıklarının da farkındayız. Neden kimse bu çocukları konuşmuyor, kutup ayısı kadar değeri yok mu bu çocukların? Kutup ayısı burada bir simge bizim onlarla ne sıkıntımız olabilir? Bizim benimsediğimiz dünya, ‘ortak evimiz söylemi’. Kutup ayılarının yok olduğu bir gelecek elbette kabul edilemez; ancak doğayı koruma çabamız, insanlığın açlık, susuzluk ve savaşlar karşısındaki sorumluluğuyla birlikte ele alınmalı.
Yurt içinde ya da yurt dışında şubeleşme, temsilcilik açmak gibi bir planınız var mı?
Dünyada bir karşılığımız var ama şu anda ne yurt içinde ne de yurt dışında şubeleşme gibi bir planımız yok. İstanbul merkezli bir vakıf olarak kentimizi sıfır ve atık çevre konusunda global bir merkez haline getirmeye odaklanıyoruz. Birçok kuruluştan bir farkımız var, çevreye zarar veren petrol kuyularını da maden sahalarını da eleştiriyoruz. Ama atılan bombaları da eleştiriyoruz. Bombaların çevreye verdiği zararı kimse konuşmuyor. STK’lar tasdik makamı değildir, dünyanın gerçeklerini konuşmamız lazım. Tasdik makamı olsaydık plastik atık çalıştayı yapmazdık. Neden yapalım ve belli kesimlerle aramızı bozalım? Sonuçta bunlardan rahatsız olanlar var.
2026 gündeminiz COP31’di. 2027’de odağınız ne olacak?
2027’de yine sıfır atık forumunu yapacağız. Onun dışında üzerinde çalıştığımız çok sayıda projemiz, araştırmamız var ama onu başka bir röportajda konuşmamız lazım. O kadar yoğun bir gündemden bahsediyorum.
Sıfır Atık Vakfı olarak iklim krizini siz nasıl tanımlıyorsunuz?
Son olarak Nepal’deki felaket, iklim krizinin bir sonucu. Kenya’daki seller birer iklim felaketi. Küresel ısınma sonucu yaşanan kuraklık. Bu konuda kilit konu atık. Atıklarımızı azaltmak zorundayız. Bunun en başında karbon salınımı geliyor. İklim krizini atık ile beraber konuşmalıyız. Vakıf olarak konuya farklı bir yaklaşım getirmeye çalışıyoruz. Bugüne kadar iklim krizi atık bağlamıyla birlikte ele alınmıyordu ama bizden sonra bu değişmeye başladı. Artık atık konusu iklim sıkıntısının giriş konusu olarak algılanıyor. Bu konu dünyaya bir katkımız oldu. Bir yandan da sürdürülebilir üretimi destekleyen işler yapıyoruz çünkü bu yolla atık konusunun çözümüne de katkı sağlıyoruz. Bugün itibariyle dünyadaki tekstil üretimini durdursak, bundan sonra dünyaya gelecek 5 nesile yetecek kadar elbise mevcut.
Yeşil badana, pembe badana gibi kavramlar girdi hayatımıza siz bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sürdürülebilirlik biraz moda oldu ama bu da kötü değil. Herkesin, her kurumun bu konuya dikkatini vermesi iyi bir şey. Bugün gerekli adımları atmadan ‘mış’ gibi yapsa bile yarın mutlaka atmak zorunda kalacak. Samimiyet kriterini işletmek gerek. Burada konu yine insana geliyor, işin özü insan. Tüketicinin bu noktada devreye girdiğine/gireceğine inanıyorum.
Bu konudaki rol dağılımı sizce nasıl olmalı, kamu, özel sektör ve bireyler arasında?
İşin yüzde 50’si kamu ise yüzde 50’si de özel sektör ve bireylere düşüyor. Bu üç mekanizma birlikte çalışmalı.
Eğitim mi, finansman mı?
Eğitim hayatın en temel unsuru. Milli Eğitim Bakanlığı'mız ile birlikte birinci sınıftan lise son sınıfa kadar her yıl işlenmek üzere müfredata sıfır atık konusunu eklettik. Bazı üniversitelerde atığın bir ham madde olarak işlenmesine, mühendislik metotlarına ilişkin eğitim içerikleri ekleniyor. Toplumdaki dönüşüm ancak eğitimle mümkün.
Yeşil ekonomiye geçişin önündeki en büyük engel nedir sizce?
Kültür buradaki en önemli kavram. Çünkü sürdürülebilir bir yaşam kültürü oluşturabilirseniz o zaman tüm gereklilikleri finansman dahil bunun etrafında şekillendirmeniz en kolay yolu. Çevre konusundaki gerçek bilinç ancak bireyin hayatını doğrudan etkilendiğinde oluşuyor. Ama ortak yaşama kültürü oluşturulabilse o zaman bir bankacı da önüne gelen projenin çevreye zararını sorgular hale gelir. Dolayısıyla finansmandan önce kültürün daha büyük bir engel olduğunu düşünüyorum.
Umutsuz musunuz?
Umutsuz değiliz, bütün sorunları çözebilecek kapasitedeyiz. Dünyada bugün iklim kriziyle alakalı karşı karşıya olduğumuz sıkıntıları çözebilme yeteneğine, teknolojisine sahibiz. Daha da ileri gideyim Türkiye’de ve dünyada iklim krizi dahil çözülemeyecek sorun yok. Tabii bunun için bütün ülkelerin birlikte hareket etmesini sağlamak, sorunlara ortak çözüm kültürünü yerleştirmek ve samimi olmak lazım.
Teknoloji tek başına yeterli olabilir mi?
Teknolojinin iklim krizinde en büyük rolü üstlendiğinin altını çizmek istiyorum. Eğer sürdürülebilir bir yaşam kültürü oluşturabilirsek, çözüm teknolojide. Gelinen noktada bugünkü teknolojiyi hayatımızdan çıkarmaktan söz edemeyiz, bu artık mümkün değil. Yapmamız gereken teknolojiyi kullanarak iklim değişikliğine neden olan unsurları azaltmanın yolunu bulmak. Dünyanın bozduğumuz taraflarını onarmanın yolu teknolojiden geçiyor. Bunu başarabiliriz. Bir yandan insanların hayatlarını kolaylaştırırken bir yandan da iklimle ilgili sıkıntıları da onaracak mekanizmaları geliştirmemiz lazım. Vakıf olarak bir yapay zeka girişimimiz var. Bu konuda ayrıca bu bahsettiğim şekilde bir iş modeli ya da cihaz geliştirenleri desteklediğimiz bir programımız var.
WIRED Türkiye Genel Yayın Yönetmeni, 30 yıllık gazeteci.