Gezegeni Yeniden Kodlamak
İklim krizinin çözümü tek bir teknolojiye ya da mucizevi bir buluşa bağlı değil. Yeşil hidrojen, karbon yakalama, yapay zeka ve sünger şehirler büyük dönüşümün parçaları. Ancak gezegeni yeniden tasarlamak için sınırsız tüketim üzerine kurulu sistemi değiştirmek gerekiyor.
İllüstrasyon: Tuğba Yalvaç
30 kilometre mesafedeki ıssız Hellisheiði bölgesinde, siyah volkanik topraklarda yükselen Mammoth, her gün dev fanlarıyla milyonlarca metreküp havayı çekerek karbondioksit moleküllerini yakalıyor. Özel filtrelerden geçirdiği havayı geri bırakırken, karbondioksiti su ile karıştırıp volkanik kayaların derinliklerine gönderiyor. Bu karışım, iki yıl içinde kalıcı olarak taşa dönüşüyor. Climeworks’ün bu Doğrudan Hava Yakalama (DAC) tesisi, insanoğlunun küresel karbon yükünü tersine çevirme çabasının somut bir mühendislik kanıtı.
Aynı gezegenin dört bin kilometre doğusunda, Konya Ovası'nda başka bir tesis, Bahri Dağdaş Uluslararası Tarımsal Araştırma Enstitüsü. Kökleri 1914 yılına kadar giden tesisin kuraklık merkezinde bitki çeşitleri test ediliyor, parseller kasten susuz bırakılıyor, dayanıklılıkları ölçülüyor. Amaç, hangi bitkilerin susuzlukta ne kadar ayakta kaldığını görmek. Bu testlerden geçen 19 çeşit bugüne kadar tescil edildi. Bunlardan biri olan Taner, kurak koşullarda yüksek verim ve kalite hedefiyle geliştirilen bir buğday çeşidi. Yapılan değerlendirmelerde verimde yüzde 15-20, kalitede ise yüzde 250’ye varan artış sağladı.
İki sahne, iki farklı senaryonun peşinde. İzlanda'daki tesis, azaltımı hedefine alarak ‘Değiştirdiğimiz iklimi geri alabilir miyiz, kaybettirdiklerimizi geri kazanabilir miyiz?’ (azaltım/mitigation) diye araştırıyor. Konya'daki parseller ise ‘Zaten değişmiş bir iklimde ne yiyeceğiz, bunları nasıl yetiştirebiliriz?’ (uyum/adaptation) diye sorarak yeni şartlara uyum sağlamaya çalışıyor.
Bugün Mammoth ya da Bahri Dağdaş Uluslararası Tarımsal Araştırma Enstitüsü gibi iklim kriziyle mücadelede yeni teknoloji ve metodları deneyen tesislerin var olma sebebi, iki yüzyıl öncesine dayanıyor. 1820’li yıllarda Fransız fizikçi Joseph Fourier, atmosferin Dünya’nın sıcaklığını etkileyen aktif bir sistem olduğunu ortaya koydu. İsveçli bilim insanı Svante Arrhenius 1896’da atmosferdeki karbondioksit miktarındaki artışın Dünya’nın sıcaklığını yükseltebileceğini hesapladı. 1958’de ise jeokimyacı Charles David Keeling, Pasifik'teki Mauna Loa Yanardağı’nda atmosferdeki karbondioksit seviyesini ölçmeye başladığında sayaç 315 ppm’i gösteriyordu. Sanayi öncesinde 280 ppm olan bu değer, ‘Keeling Eğrisi’ boyunca tırmanarak bugün 425 ppm sınırını aştı.
Bilim dünyasının uyarıları ve sanayi devriminin etkilerinin iyice hissedilmesiyle 1988’de ilk uluslararası adım geldi. Aynı yıl Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC), iklim değişikliğinin küresel politika gündemine taşınmasında dönüm noktası oldu. 2015 Paris Anlaşması ile küresel sıcaklık artışının 1.5 °C ile sınırlandırılması hedefi ortaya konuldu.
Üretim ve tüketim devrimi ile insanlık, iki yüzyıl boyunca gezegenin termostatını bozdu. İklimi değiştirebileceğini anlaması yaklaşık 170 yılı, bu durumu politik ve küresel bir kriz olarak kabullenip ortak çaba göstermesi ise yaklaşık 50 yılı buldu. Ve bedel ödeme zamanının geldiği bugün de insanlık (topyekün!) mühendislik, teknoloji, yapay zeka alanlarında tüm bildikleriyle bu termostatı geriye doğru çalıştırmak için uğraşıyor.
Her iki merkez de bu yolculuktaki istasyonlara iki örnek. Ama bu ve benzeri çabalar tek başına kurtarıcı değiller. Çünkü ortada devasa bir matematik problemi var. Mammoth, yılda 36 bin ton karbondioksit yakalayabilirken, insanlık her yıl atmosfere 40 milyar ton emisyon salıyor. Sevindirici olan ise dünyanın çeşitli noktalarında, farklı alanlarda karbon salımını kaynağında azaltan, enerjiyi dönüştüren, üretimi yeniden tasarlayan ve lojistiği daha verimli hale getiren onlarca teknoloji aynı anda devreye giriyor.
Bu alanlardan biri en büyük değişimi sağlayabilecek olan enerji. İklim krizine karşı geliştirilen hiçbir teknolojinin temiz, güvenilir ve sürdürülebilir bir sistem olmadan gerçek bir dönüşüm yaratması mümkün değil. Çünkü küresel sera gazı emisyonlarının dörtte üçü enerjinin üretimi ve tüketiminden kaynaklanıyor. Bunun ana sorumlusu fosil yakıtlar.
Hidrojen Teknolojileri Derneği Başkanı ve YTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Dinçer bu durumu tek bir cümleyle özetliyor: "Fosil kaynaklı karbon çağının sonuna geldik. Fosil yakıtları denklemden çıkarıyorsak yeni bir oyuncuyu dahil etmeliyiz: Hidrojen."
Ve fakat ortada devasa bir ‘yumurta-tavuk paradoksu’ var. Hidrojen birincil enerji kaynağı değil, çeşitli işlemlerle içerdiği enerji açığa çıkarılarak yakıt olarak kullanılabiliyor. Doğalgaza göre üç kat daha yüksek enerji yoğunluğuna sahip olması önemli bir avantaj. Enerji taşıyıcısı ve depolama aracı işlevi görüyor. Ayrıca ham madde olarak kullanılıyor. Bu özellikleriyle kimyasalların ve sentetik yakıtların üretiminde kritik bir ham madde. Ama hidrojenin bu potansiyeli, onu üretirken hangi kaynakların kullanıldığına bağlı. Özellikle hidrojenin farklı kullanım alanlarında ihtiyaç duyulan karbonun nereden geleceği kritik bir soru. Karbonun fosil yakıtlar yerine atıklar ve biyokütle gibi sürdürülebilir kaynaklardan elde edilmesi, emisyonları ve çevresel yükü azaltmanın anahtarı. Yani mesele yalnızca hidrojeni kullanmak değil; onun neyle ve nasıl üretildiği.
Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) ‘Global Hydrogen Review 2026’ raporuna göre düşük emisyonlu hidrojenin toplam üretim içindeki payı 2025’te yüzde 1’in altında kaldı; 2026’da ise ilk kez yüzde 1’i aşması bekleniyor. Yani küresel hidrojen üretiminin yaklaşık yüzde 99’u hala fosil kaynaklı. Hidrojen yenilenebilir kaynaklar kullanılarak üretildiğinde su buharı; doğalgaz ya da diğer fosil kaynaklar kullanıldığında, karbondioksit emisyonu ortaya çıkıyor.
Hidrojen çağı, ülkeler arasında yeni bir teknoloji yarışını da beraberinde getiriyor. Çin hidrojen ekosisteminin birçok alanında öne çıkarken Kanada ve Japonya önemli aktörler arasında. ABD’nin son dönemdeki temiz enerji politikaları hidrojen alanındaki ivmesini zayıflatırken Çin’in konumunu daha da güçlendiriyor. IEA’ya göre, düşük emisyonlu hidrojenin toplam üretim içindeki payı 2030’da yüzde 4 düzeyine çıkabilir. Avrupa Birliği'nin (AB) 2030'a kadar ana ulaşım koridorları boyunca hidrojen dolum istasyonları kurulmasını zorunlu tutan düzenlemeleri de altyapının gelişimini destekliyor. IEA, düşük emisyonlu hidrojen ile fosil kaynaklı hidrojen arasındaki maliyet farkının aynı yıllarda daralmasını bekliyor.
Bu gelişmeler, hidrojenin özellikle elektrifikasyonun zor olduğu sektörlerde fosil yakıtların yerini alabilecek alternatiflerden biri olacağına işaret ediyor. Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı IRENA'nın 'Geopolitics of the Energy Transformation: The Hydrogen Factor' raporuna göre hidrojen dönüşümü, bazı sektörlerde yeni iş alanları yaratırken, bugün kullanılan altyapı ve yatırımların bir bölümünün de rekabet gücünü zayıflatabilir. Yeşil hidrojen üretim zincirinin temel ekipmanlarından olan elektrolizörlerin yaygınlaşması 2030'dan itibaren dünya çapında 2 milyon doğrudan iş yaratabilir. Aynı zamanda fosil yakıta dayalı bazı yatırımların ‘atıl varlık’ haline gelme riskini de artırabilir. Raporda, elektrolizör üretiminin başlı başına yeni bir ekonomik alan yaratabileceği, yüzyıl ortasına kadar 50-60 milyar dolarlık bir pazar potansiyeli oluşturabileceği öngörülüyor. Yenilenebilir kaynakları bol ve ucuz ülkelerin yeni enerji ihracatçılarına dönüşebileceğini vurguluyor. Analizde Türkiye’nin de bu potansiyele sahip ülkeler arasında yer aldığı, 2050'de yeşil hidrojen ihracatçısı konumuna gelebileceği öngörülüyor.
Aynı raporda Kanada’nın 2050'de dünyanın ilk üç temiz hidrojen üreticisinden biri olma hedefi yer alıyor. Bu potansiyelin hayata geçirilebileceğini gösteren örneklerden biri, Prof. Dr. İbrahim Dinçer’in Kanada’da hazırladığı bir fizibilite çalışması. Proje, Ontario Gölü’ndeki dizel feribotların, limana kurulacak yüzer güneş panellerinden üretilecek yeşil hidrojenle çalıştırılmasını hedefliyor. Fizibilitesi tamamlanan projenin finansman sonrası hayata geçirilmesi bekleniyor.
Dinçer, yenilenebilir kaynaklardan elde edilen fazla elektriğin hidrojen üretiminde değerlendirilmesine yönelik teşviklerin sektörün büyümesini hızlandırabileceğini anlatıyor ve Hidrojen Vadisi projesini buna örnek olarak veriyor. Güney Marmara’da 2023’te başlayan proje kapsamında yenilenebilir kaynaklardan elde edilen elektrikle yıllık 500 ton yeşil hidrojen üretilmesi hedefleniyor. Türkiye’de hidrojen ekonomisine geçişin ilk adımı olan projeyi Güney Marmara Kalkınma Ajansı koordine ediyor. Üniversiteler, kamu ve araştırma kurumları, enerji ve sanayi şirketleri ile teknoloji ve danışmanlık kuruluşlarının bir araya geldiği projenin 2028’de devreye alınması planlanıyor. Türkiye'nin hidrojen alanındaki hedefleri de bu ekosistemin önümüzdeki yıllarda ulaşması beklenen ölçeğini ortaya koyuyor. Türkiye Hidrojen Teknolojileri Stratejisi ve Yol Haritası kapsamında 2030’da 2 GW, 2035’te 5 GW ve 2053’te 70 GW elektrolizör kapasitesine ulaşılması; yeşil hidrojen üretim maliyetinin ise 2035’te kilogram başına 2.4 doların, 2053’te 1.2 doların altına indirilmesi amaçlanıyor.
IPCC’nin değerlendirmesine göre, küresel ısınmayı 1.5°C’de sınırlama hedefiyle uyumlu senaryolarda düşük veya sıfır karbonlu enerji kaynaklarının hızla büyümesi gerekiyor. Bu dönüşümün üç temel ayağı var: Elektrik üretiminin karbonsuzlaştırılması, fosil yakıtların yerine düşük karbonlu elektrik, hidrojen ve diğer yakıtların geçirilmesi ve enerji verimliliğinin artırılması. Elektrik üretimindeki dönüşümün en hızlı büyüyen kaynaklarından biri ise güneş enerjisi. Teknolojik gelişmeler, düşen maliyetler ve modüler yapısı, güneş enerjisinin küçük ölçekli sistemlerden dev santrallere kadar yaygınlaşmasını sağlıyor. Çin’in yüksek üretim kapasitesi de bu büyümede önemli rol oynuyor.
Londra merkezli enerji düşünce kuruluşu Ember’in araştırmasına göre, 2025’te yenilenebilir enerjinin küresel elektrik üretimindeki payı yüzde 33.8’e yükseldi. Böylece yenilenebilir kaynaklar ilk kez küresel elektrik üretiminin üçte birinden fazlasını karşılayarak kömürü geride bıraktı. Aynı yıl güneş ve rüzgar enerjisindeki büyüme, küresel elektrik talebindeki artışın tamamını karşılamaya yetti. Türkiye de küresel ölçekteki bu dönüşümün parçası. IRENA’nın 2026 verilerine göre Türkiye, toplam yenilenebilir enerji kurulu gücünde Avrupa’da beşinci, dünyada 11’inci sırada yer alıyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla güneş enerjisinin toplam elektrik kurulu gücündeki payı yüzde 21.7’ye, rüzgarın payı ise yüzde 12.1’e ulaştı. Kurulu gücün yüzde 25.6’sını hidrolik enerji, yüzde 19.6’sını doğal gaz, yüzde 17.4’ünü kömür ve diğer kaynaklar oluşturdu.
Ancak asıl inovasyon nicelikte değil, fizikte yaşanıyor. ‘Nature’ dergisinde yayınlanan son araştırmalarda, silikon ile perovskit malzemeyi birleştiren yeni nesil Tandem Güneş Hücreleri, verimlilikte yüzde 33.89 barajını aşarak teorik sınırları zorluyor. Tarım arazilerini koruyan agrivoltaik sistemler hem güneş enerjisinden elektrik üretilmesini hem de tarımsal ürün yetiştirilmesini sağlayan çift amaçlı bir üretim modeli olarak öne çıkıyor.
Güneş enerjisinde yeni kurulum alanları tarım arazileriyle sınırlı değil. Yüzen fotovoltaik sistemlerle güneş panelleri su yüzeylerine taşınıyor. ABD Ulusal Yenilenebilir Enerji Laboratuvarı’na göre, bazı koşullarda suyun serinletici etkisi panellerin çalışma sıcaklığını düşürerek karasal güneş santrallerine kıyasla daha yüksek enerji verimliliği sağlayabiliyor. Rüzgar enerjisinde de hedef verimliliği yükselterek daha fazla enerji üretmek. Yeni nesil türbinlerde daha uzun ve hafif kanatlar, dijital izleme sistemleri ve yapay zeka destekli analizler verimliliği artırıyor. Offshore türbinlerde kanat uzunlukları bugün 100 metreyi aşabiliyor.
Elektrik üretimini temizlemek, denklemin yalnızca bir tarafı. Asıl sınav, küresel emisyonların yüzde 25'inden sorumlu olan çelik, çimento, gübre ve ağır sanayide yaşanıyor. IEA’ya göre sanayi sektörü küresel enerji tüketiminin yaklaşık yüzde 37’sini ve enerji kaynaklı karbondioksit emisyonlarının yaklaşık dörtte birini oluşturuyor.
Çelik üretiminde demir cevherindeki oksijeni ayırmak için kömürden elde edilen kok kullanılırken çimento üretiminde kireç taşının işlenmesi sırasında karbondioksit açığa çıkıyor. Gübre sektöründe ise amonyak üretiminde kullanılan hidrojenin büyük bölümü fosil yakıtlardan elde ediliyor. Hidrojen bu alandaki dönüşümde karbon emisyonlarını azaltmanın önemli araçlarından biri olarak yine karşımıza çıkıyor. Türkiye’de de yeşil çelik üretimine yönelik yatırımlar hız kazanıyor. Dünyanın en büyük çelik üreticilerinden Erdemir, 2050’de net sıfır emisyon hedefine ulaşmak için Erdemir ve İsdemir tesislerini kapsayan 3.2 milyar dolarlık yatırımı uygulamaya koydu. Yatırım kapsamında elektrik ark ocağı, kömür yerine hidrojen kullanımını mümkün kılacak teknolojiler ve yenilenebilir enerji gibi alanlarda çalışmalar yürütülüyor. Erdemir’de yeşil dönüşümün önemli adımlarından biri, 2024’te 1’inci Yüksek Fırın’da gerçekleştirilen hidrojen enjeksiyonu denemesi oldu. Dönüşümle, karbon emisyonlarının 2030’a kadar yüzde 25, 2040’a kadar ise yüzde 40 oranında azaltılması hedefleniyor.
Sanayide rekabetin uzun yıllar maliyet, hız, kalite ve ölçek üzerinden tanımlandığını vurgulayan İSO Yönetim Kurulu Üyesi ve Sürdürülebilirlik Platformu Başkanı Sultan Tepe, “Artık bu ölçütlere karbon da eklendi. Bir şirketin finansal bilançosu kadar karbon bilançosu da yatırımcıların, müşterilerin ve ihracat pazarlarının kararlarını etkiliyor” diyor. Karbon fiyatlaması, emisyonları doğrudan bir maliyet unsuruna dönüştürürken, AB’nin Yeşil Mutabakatı ve Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması, Türkiye sanayisindeki dönüşümü hızlandırıyor.
Ağustos ayında resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Türkiye Emisyon Ticaret Sistemi (TR ETS) ile sera gazı emisyonlarının azaltımının teşvik edilmesi, düşük karbonlu üretim teknolojilerine geçişin hızlandırılması ve yeşil dönüşüm sürecinin desteklenmesi amaçlanıyor. Peki, bu geçişin maliyeti ne? Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın (EBRD) iş birliği ile hazırlanan Düşük Karbonlu Yol Haritaları’na göre; çelik, çimento, alüminyum ve gübre sektörlerinin 2053 net sıfır hedefi doğrultusunda karbonsuzlaştırılması için 70 milyar doları aşan yatırım gerekiyor. Söz konusu çalışmaların diğer sektörleri de kapsayacak şekilde genişletilmesinin önemini vurgulayan TÜSİAD Çevre ve Net Sıfır Politikaları Çalışma Grubu Başkanı Fatih Özkadı ise “Çelik ve çimento gibi emisyon azaltımı güç sektörlerde henüz ticari olgunluğa ulaşmamış çözümlerin geliştirilmesine ve ölçeklendirilmesine yönelik Ar-Ge ihtiyacı devam ediyor” şeklinde konuşuyor.
Türkiye sanayisi için gerçek İSO ve Ipsos’un 2025 Sürdürülebilirlik Araştırması'nda saklı: Sanayicilerin yeşil dönüşüm farkındalık skoru 100 üzerinden 50.3’ken, uygulama skoru sadece 16.1. Finansman ve Ar-Ge kısıtlarına rağmen Türkiye'nin dev oyuncuları ve küresel devler çözümü yazılım ve yapay zekada arıyor. Fatih Özkadı’nın belirttiği gibi, atık ısının elektriğe dönüştürülmesi ve yapay zeka destekli süreç optimizasyonu dönüşümün en hızlı geri dönen yatırımları.
Bu teknolojilerin üretim süreçlerine nasıl yansıdığını, Türkiye’nin büyük sanayi kuruluşları örnekleriyle görmek mümkün. Arçelik, CDP (Carbon Disclosure Project)’nin 2025 değerlendirmesinde de iklim değişikliği ve su güvenliği programlarında Global A listesinde yer aldı. Ankara’daki fabrikasında üretimin yüzde 90’dan fazlası otomasyonla yürütülüyor. Tesiste 170’i aşkın robot çalışıyor.
Şişecam, Plant of the Future yaklaşımıyla optimizasyon, dijitalleşme ve sürdürülebilirlik alanlarında yeni çözümler geliştiriyor. Enerji yoğun cam sektöründe, dijital ikiz ve yapay zeka altyapılarıyla binlerce noktadan veri toplanırken, fırın ve enerji optimizasyonunda da algoritmalardan yararlanılıyor. 2025’te üretime başlayan Tarsus fabrikasıyla dünya güneş enerjisi sektöründe artan cam talebinin karşılanması amaçlanıyor. Fotovoltaik panel üreticilerine yönelik yüksek geçirgenlik performansına sahip camların üretildiği tesiste, otomatik taşıma araçları ve yarı otomatik ambalajlama sistemleriyle de verimlilik artırılıyor.
Fatih Özkadı TÜSİAD olarak, 2040’ların sanayisinin daha otonom, akıllı, bağlantılı ve esnek bir yapıya kavuşacağını öngördüklerini vurguluyor. “Bu dönüşümde yapay zekanın operasyonel verimlilik sağlayan bir araç olmanın ötesine geçerek üretim modellerini, iş süreçlerini ve kurumsal karar mekanizmalarını yeniden şekillendirmesini bekliyoruz. 2050’ye doğru ilerlerken sanayinin geleceğini belirleyecek bir diğer temel unsur da enerji dönüşümü olacak” diyor.
Fabrikalar akıllanırken, onları besleyen tedarik zincirleri aynı hızda dönüşmezse yeni sanayi düzeni yarım kalabilir. Bu nedenle üretimin ham maddeden son ürüne uzanan yolculuğu da yeniden tasarlanmak zorunda.
Mesela 2050’de bir yük gemisinin limana yanaşmasını yalnızca kaptanın rotası belirlemeyecek. Geminin kullandığı yeşil hidrojen, liman kulelerinin otomasyonu, karayolundaki otonom elektrikli tırlar ve anlık karbon maliyeti, tek bir dijital ikiz ağı üzerinden simüle edilecek.
Tedarik zincirinde asıl dönüşüm, Prof. Gülçin Büyüközkan’ın sessiz devrim olarak nitelendirdiği gözle görülür teknolojilerden çok veri altyapısında yaşanacak. Galatasaray Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi ve Lojistik Derneği (LODER) Başkan Yardımcısı Büyüközkan, “Dönüşüm standartlar, dijital kimlikler ve veri yönetişimi üzerine kurulacak. Bu altyapı, hangi ürünün onarılacağına, hangi malzemenin geri kazanılacağına ve karbon performansının satın alma süreçlerine nasıl yansıtılacağına ilişkin kararları veriye dayalı ve denetlenebilir hale getirecek” diyor.
Dönüşüm ihtiyacı, tedarik zincirlerinin en önemli unsurlarından biri olan ulaşımı da yeniden şekillendiriyor. Avrupa Çevre Ajansı (EEA) verilerine göre ulaştırma, AB emisyonlarının üçte birini oluşturuyor ve bunun yüzde 73’ü karayolunda. Bu nedenle ulaşımın karbonsuzlaşması, tedarik zincirlerinin dönüşümünde de kilit bir başlık. Otomotiv Distribütörleri ve Mobilite Derneği’nin verilerine göre, 2026'nın ilk sekiz ayında Türkiye’de elektrikli otomobillerin pazar payı yüzde 18.8'e (105 bin 951 adet) çıkarken, hibritlerle birlikte alternatif güç aktarma sistemleri pazarın yarısını geçti.
Batarya tarafında Türkiye ilk kez hücre üretimine odaklanıyor. Kontrolmatik'in Ankara'daki Pomega gigafabrikası 3 GWh kapasiteyle çalışıyor. ABD'li ONE ile 7 GWh'lik LFP hücre anlaşması imzalandı.Togg-Farasis ortaklığı Siro'nun Gemlik tesisinde hedef kapasite 20 GWh. Türkiye'nin toplam batarya üretim kapasitesinin 2030'da 80 GWh'i aşması bekleniyor.
Elektrikli otomobiller sürecin en görünür adımı olsa da bir aracın gerçekten ne kadar temiz olduğunu bataryanın ve aracın boyutu, üretimde kullanılan enerjinin karbon yoğunluğu, üretim süreçleri ve kullanım ömrü, aracın toplam yaşam döngüsü emisyonu şekillendiriyor. Prof. Gülçin Büyüközkan’a göre, stratejik stoklar kısa vadede zaman kazandırsa da yapısal arz açığını ortadan kaldırmıyor. Asıl darboğaz çoğu zaman madencilikten sonraki rafinaj, ayrıştırma ve malzeme üretiminde ortaya çıkıyor. Bu nedenle tedarik ve işleme kapasitesinin çeşitlendirilmesi, geri dönüşümün artırılması ve kritik minerallere bağımlılığı azaltacak teknolojilerin geliştirilmesi gerekiyor.
Exitcom, Türkiye'de lityum-iyon pilleri endüstriyel ölçekte geri dönüştüren ilk ve tek tesis. Tesisin mevcut kurulu lityum-iyon kırma ve geri dönüşüm kapasitesi yıllık yaklaşık 2-3 bin ton civarında.
Karayolunda bataryalar iş görüyor, peki ya gökyüzü? Havacılık sektörünün karbonsuzlaştırılmasında temel sorun enerji yoğunluğu ve batarya ağırlığı. Bu nedenle şimdilik kısa mesafeli, küçük elektrikli uçaklar kullanılıyor. Havacılıkta öne çıkan alternatiflerden biri SAF adı verilen sürdürülebilir havacılık yakıtları. Bu yakıtlar, bitkisel yağlar, tarımsal atıklar ve biyokütleden üretilebildiği gibi, havadan yakalanan karbondioksit ve yeşil hidrojenin kullanıldığı yeni yöntemler üzerinde de çalışmalar sürüyor.
Uzun vadede hidrojen, seçeneklerden biri ancak düşük ağırlığına karşın depolanmasının zor olması, sıvılaştırma, özel tanklar ve yeni uçak tasarımları gerektirmesi dezavantaj yaratıyor. Airbus, ZEROe konseptiyle hidrojenin doğrudan yakıt olarak veya yakıt hücreleriyle elektrik üretiminde kullanıldığı yeni nesil uçaklar geliştirmeyi hedefliyor. Ancak dönüşüm yalnızca uçaklarla sınırlı değil; havalimanlarında da hidrojen depolama, ikmal ve güvenlik altyapısının kurulması gerekiyor.
Avrupa pazarındaki yeni kurallar ve teknolojik değişim, Türkiye’nin tedarik zincirini yeniden şekillendiriyor. AB pazarına sunulan elektrikli araç batarya pasaportu 18 Şubat 2027’de zorunlu olacak. Bu da Türkiye için batarya ve hücre üretiminden, geri dönüşüme ve dijital izlenebilirliğe kadar değer zincirini geliştirmeyi gerektiriyor. Gelişmiş otomotiv sanayisi, uzun yıllara dayanan üretim deneyimi, Avrupa pazarına yakınlığı Türkiye’ye önemli avantajlar sağlıyor. Bu süreçte, yeni teknolojileri destekleyecek enerji, altyapı ve tedarik zincirlerinin kurulması rekabet gücünü belirlemede önem kazanıyor. Ancak görünen o ki kritik kararların sorumluluğu yine insanda kalacak.
Prof. Büyüközkan, “Maliyet, emisyon, istihdam, adalet ve tedarikçi ilişkileri arasında kurulacak denge yalnızca teknik değil, aynı zamanda değer yüklü bir tercih. Bu sorumluluk bütünüyle algoritmalara devredilemez. Geleceğin modeli insansız yönetim değil, insanın amaçları, sınırları ve sorumlulukları belirlediği, yapay zekanın seçenekleri hızla ürettiği, kritik kararların ise insan denetimine açık kaldığı hibrit bir yönetim modeli” diyor.
Karbonun hikayesi fabrikada, enerji santralinde ve bir yük gemisinin motorunda bitmiyor. Bu sistemlerin hepsi şehirlerde buluşuyor. Şehirler, iklim teknolojilerinin en büyük test alanına dönüşüyor. Birleşmiş Milletler verilerine göre, dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşıyor. Bu durum, kentlerin daha akıllı ve sürdürülebilir tasarlanmasını gerektiriyor. Türkiye’nin ulusal yeşil bina sertifikasyon sistemi YeS-TR (Yeşil Sertifika-Türkiye) enerji verimliliğinin yanı sıra su, malzeme, atık gibi kriterler üzerinden değerlendirme yapıyor. Bu dönüşümün yalnızca gönüllü sertifikasyonlarla sınırlı kalmaması için mevzuat tarafında da yapıların enerji ve karbon performansını yükseltecek adımlar devreye giriyor.
2053 Net Sıfır hedefi doğrultusunda mevzuat sertleşiyor. 2 bin metrekare üzerindeki yeni yapılarda enerjinin yüzde 10’unun yenilenebilir kaynaklardan karşılanması zorunluluğunun ardından, 1 Ocak 2027 itibarıyla 10 bin metrekare üzerindeki binalara Bina Yaşam Döngüsü Analizi Belgesi zorunluluğu geliyor. Bu analizle ham madde temininden yıkım ve atık yönetimine kadar binanın tüm yaşam döngüsündeki enerji tüketimi ve sera gazı emisyonları hesaplanacak.
Çevre Dostu Yeşil Binalar Derneği Başkanı Dr. Emre Ilıcalı, emisyonları azaltmak için kaynak kullanımının ve tüketimin de kontrol altına alınması gerektiğini vurguluyor: “Daha verimli araçlar ve sistemlerle, daha fazla karbon emisyonu salıyorsanız, günün sonunda nihai rakam arttıysa bu zarar olarak yazılıyor. Aşırı tüketimin getirmiş olduğu sorunlarla mücadele etme refleksimizin azalmaması gerekiyor.”
Akıllı şehirler sadece dijital teknolojilerle değil, doğayla uyumlu fiziksel tasarımlarla da şekilleniyor. İklim değişikliğinin şehirlerdeki etkilerinden biri olan aşırı yağışlar, beton ve asfalt ağırlıklı kent altyapılarının sınırlarını zorluyor, yağmur suyunun doğal döngüye katılmasını zorlaştırarak sel ve su baskınlarına neden olabiliyor. Küresel metropoller çözümü 'Sünger Şehir' konseptinde buluyor. Amaç, yağmur suyunu depolamak ve yeniden kullanmak. Hollanda Rotterdam’daki Benthemplein Meydanı, güneşli günlerde gençlerin kaykay kaydığı kamusal bir alanken, yağmur suyu depolama havuzuna dönüşüyor.
Suda Türkiye'nin en büyük açığı geri kazanımda. Arıtılmış evsel atık suyun yalnızca yüzde 1.2 ile yüzde 1.5'i yeniden kullanılıyor. Tarım ve Orman Bakanlığı'nın hazırladığı Atık Suların Yeniden Kullanımı Master Planı, Türkiye genelindeki 200 arıtma tesisini inceleyerek bu oranı 2030'da yüzde 15'e çıkarmayı hedefliyor. Yağmur suyunda ise sünger şehir yaklaşımı Türkiye'ye girdi. İzmir'in 'Sünger Kent' programı kapsamında 5 bin binaya yağmur suyu deposu, 10 bin yağmur bahçesi, sızdırma göletleri ve taşkın drenaj kuyuları kuruluyor.
Şehirlerin geleceğini planlamada dijital ikizler de kullanılıyor. Gerçek bir şehrin fiziksel özelliklerini, altyapısını ve hareketlerini sanal ortamda yeniden oluşturan bu model, yapılacak değişikliklerin sonuçlarını önceden görmeyi sağlıyor. Gerçek zamanlı verilerle güncellenen dijital ikizler sayesinde kavşak değişikliklerinden altyapı yatırımlarına kadar farklı senaryolar, gerçek dünyada uygulanmadan önce sanal ortamda test edilebiliyor. Bu modelin gerçek dünyadaki karşılığını Helsinki'de görmek mümkün. Helsinki 3D modeli, enerji tüketimi, emisyonlar ve güneş enerjisi potansiyeli gibi verileri analiz ederek şehirde yapılacak değişikliklerin olası sonuçlarını dijital ortamda önceden görmeyi sağlıyor.
Peki, Türkiye bu dönüşümün neresinde? Türkiye’de şehirlerin dönüşümünde deprem güvenliği en önemli gündem maddesi. Dr. Emre Ilıcalı, dönüşümün deprem riskinin yanı sıra yeşil binalar, yenilenebilir enerji ve iklim uyumlu altyapıyla birlikte ele alınması gerektiğini vurguluyor: “Burada önemli olan dönüşümün sadece bina ölçeğinde değil, şehir ölçeğinde de doğru planlanıp tasarlanması, bölgenin altyapısı ve yağmur suyu yönetimiyle birlikte değerlendirilmesi. Kentsel dönüşüm aslında bir toplumun, bir yaşam kalitesinin dönüşümü olmalı.”
Şehirleri daha akıllı, dayanıklı ve verimli hale getiren bu dönüşümden bahsederken araya yapay zekayı da sıkıştırmak gerekiyor. Çünkü milyarlarca sensörden, araçtan, binadan ve altyapı sisteminden akan veriyi yalnızca toplamak yeterli değil. Bu verinin anlamlandırılması, geleceğin öngörülmesi ve kararların gerçek dünyada uygulanması gerekiyor.
TOBB ETÜ Yapay Zeka Bölümü Başkan Yardımcısı Dr. Öğretim Üyesi Bahaeddin Eravcı’ya göre, yapay zekanın asıl değeri, ‘medeniyet atlatıcı’ gelişmelere katkı sağlayabilmesinde yatıyor. Örneğin yapay enerjinin temel sorunlarından biri olan nükleer füzyonun çözümüne katkı sağlaması, yalnızca enerji değil, iklim teknolojileri ve sanayinin pek çok alanında büyük bir dönüşüm yaratabilir. Veriler, malzeme bilimi, batarya sistemleri ve karbon yakalama gibi alanlarda da bilimsel üretimi hızlandırarak yeni teknolojilerin önünü açabilir.
Yapay zekanın, hava ve iklim modellemesini de yeni bir ölçeğe taşıyacağına işaret eden Dr. Eravcı, NVIDIA’nın Earth-2 gibi çalışmalarını, daha önce büyük süper bilgisayarlarla gerçekleştirilen hava ve iklim simülasyonlarının yapay zeka ile çok daha hızlı yapılabilmesini buna örnek gösteriyor. Teknolojik olarak iklim hedeflerine ulaşmanın önünde aşılmaz bir engel görmeyen Dr. Eravcı’ya göre, asıl sorun ekonomik ve siyasi çıkarların aynı yönde hizalanması. Şirketlerin, devletlerin ve toplumların dönüşümün maliyetini kabul edip etmeyeceği ise daha zor bir soru. Türkiye’de farklı kurumların elindeki verilerin erişilebilir ve birlikte kullanılabilir olmamasının yapay zeka uygulamalarının kapsamını sınırladığını vurguluyor. Hukuki ve yönetsel engeller de bu süreci zorlaştırıyor. Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yapay zeka kapasitesini geliştirmek değil, bu teknolojiyi enerji, iklim ve mühendislik alanlarıyla buluşturacak yapılar kurmak. Bunun için yetişmiş insan gücünün yanı sıra veri merkezi altyapısının geliştirilmesi ve pilot uygulamaların ölçeklenebilir sistemlere dönüştürülmesi gerekiyor.
Gezegeni yeniden kodlama hedefinin hemen her sektörde etkisi görülürken, işin maliyet kısmı çok az konuşuluyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'nın Uyum Stratejisi ve Eylem Planı'na göre Türkiye iklim kaynaklı afetler nedeniyle her yıl milli gelirinin yüzde 2.2'sini kaybediyor. Yalnızca kuraklığın payı yüzde 1.2 ve yüksek emisyon senaryosunda toplam kayıp yüzde 3.2'ye çıkıyor. Dünya Bankası'nın Türkiye İklim ve Kalkınma Raporu daha keskin bir eşik tanımlıyor. Su arzındaki yüzde 10'luk bir azalma, ülkeye gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 6'sına yaklaşık 50 milyar dolara mal olabilir.
Yeşil dönüşümün faturasını daha iyi anlamak için yine Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın Uzun Dönemli İklim Stratejisi belgesine bakmak gerekiyor. Buna göre, Türkiye’nin 2053 net sıfır emisyon hedefine ulaşabilmesi için her yıl milli gelirinin en az yüzde 1.7’si oranında ilave yatırım yapması gerekiyor. Bu maliyetin yaklaşık 1 puanlık kısmını özel sektörün sanayi, enerji ve altyapı yatırımları üstlenirken, 0.7 puanlık kısmını ise kamu kaynakları karşılıyor. Ancak bu finansman bir kayıp değil; tam aksine, enerji ithalatının azalması, AB pazarına uyum ve yaratılacak yeni pazarlar sayesinde dönüşümün ekonomiye sağladığı yıllık fayda, milli gelirin yüzde 7.8'ine kadar ulaşıyor. Yani Türkiye, yeşil dönüşüme ayırdığı her 1 birimlik sermayenin karşılığında ekonomisine yaklaşık 4.5 katı oranında katma değer katma potansiyeline sahip.
Bağımsız hesaplar, bu oranı dolara çeviriyor. Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi'nin Eylül 2025'te tarihli karbonsuzlaşma yol haritasına göre, 2025-2035 yılları arasında hedeflere ulaşmak için gereken ilave yatırım tutarı 265 milyar dolar; yani yılda ortalama 26.5 milyar dolar. Bu tutarın en büyük kısmını binalardaki enerji verimliliği dönüşümü (karşılığında yaklaşık 200 milyar dolarlık verimlilik tasarrufuyla) oluştururken, elektrik sektörüne 80.1 milyar, ulaştırmaya 75.3 milyar ve sanayiye 8.3 milyar dolar ayrılması gerekiyor. Öte yandan, WBCSD ve SKD Türkiye’nin Temmuz 2026’da yayınladığı Business Breakthrough Barometer çalışması da farklı bir metodolojiyle 2050’ye kadar yıllık dönüşüm maliyetini 25 milyar dolar olarak hesaplıyor. Dünya Bankası'nın CCDR çalışması daha muhafazakar bir tablo çiziyor. Dirençli net sıfır patikası için 2030'a kadar 68 milyar, 2040'a kadar ise 165 milyar dolar ilave yatırım gerekiyor. Birbirinden bağımsız iki farklı raporun neredeyse aynı yıllık maliyet aralığına işaret etmesi, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu finansman ölçeğinin gerçekçiliğini teyit ediyor.
Sektör bazında ise en somut rakam sanayiden geliyor. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile EBRD iş birliğinde hazırlanan Düşük Karbonlu Yol Haritaları'na göre çelik, çimento, alüminyum ve gübre sektörlerinin 2053 hedefiyle uyumlu karbonsuzlaştırılması 70 milyar doları aşan yatırım gerektiriyor. Bu faturada çelik 34.76 milyar, çimento 30 milyar, alüminyum 5 milyar dolar bandında yer alıyor.
Enerji altyapısında Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi ile APLUS Enerji'nin Ağustos 2026 raporu, 2035'e kadar gereken toplam yatırımı 200 milyar dolar olarak hesaplıyor. Bunun yaklaşık 80 milyar doları iletim, dağıtım ve şebeke modernizasyonuna ayrılıyor. Yapılacak bu yatırımların karşılığında ise 226.5 milyar dolarlık cari açık önlenmesi ve 703 milyar metreküplük doğalgaz ithalat azaltımı hedefleniyor.
İşin bir de kaynak tarafına bakalım. SEFiA'nın (Sürdürülebilir Ekonomi ve Finans Araştırmaları Derneği) 17 bankayı kapsayan araştırmasına göre, Türkiye bankacılık sektörünün bugüne kadarki toplam sürdürülebilir finansman hacmi 2024 sonunda 20 milyar dolara ulaştı. Uluslararası kurumlarda ise EBRD, 2025'te Türkiye'ye sağladığı 2.7 milyar euroluk finansmanla rekor kırdı. Dünya Bankası'nın aktif Türkiye portföyü 19.7 milyar dolara yükselirken, Avrupa Yatırım Bankası (EIB) da uzun bir aradan sonra 200 milyon euroluk karbonsuzlaşma paketiyle pazara döndü. Aritmetik tam olarak burada devreye giriyor. Yıllık finansman ihtiyacı 25-26.5 milyar dolar bandındayken, bankacılık sektörünün bugüne kadar biriktirdiği kümülatif sürdürülebilir finansman hacmi yaklaşık 20 milyar dolar. Yani Türkiye’nin hedeflerine ulaşabilmesi için bundan böyle her yıl, bugüne kadar toplamda ürettiği miktar kadar yeni yeşil finansman yaratması gerekiyor. Finansman ihtiyacı sadece Türkiye’nin değil bütün ülkelerin gündeminde.
İnsanlık, atmosferin kimyasını bozabilecek bir güce ulaştığını acı bir deneyimle öğrendi. Şimdi ise bozduğu gezegen termostatını, doğayı dengelemek için de kullanabileceğini görüyor. Yapay zeka, yeşil hidrojen, tandem güneş hücreleri veya sünger şehirler bu süreci hızlandırabilir. Ancak bu dönüşüm yalnızca laboratuvarlarda kazanılacak bir teknoloji yarışı değil. Aynı zamanda sert bir ekonomik, siyasi ve toplumsal güç mücadelesi.
Fatura tarıma kesildi
Tarımsal Kuraklık İzleme Sistemi (TAKİS) ile 81 il ve 922 ilçedeki meteorolojik veriler, su kaynağı göstergeleri ve fenolojik gözlemler tek bir ekranda toplanarak hazırlık yapılıyor. Kamunun yanında özel sektörün çabaları da kayda değer. IoT cihazları geliştiren, uydu ve drone verilerini analiz eden girişimler, dikey tarım yöntemleri üretim, tohum ve gen bankaları tarımsal üretimde öngörülebilirlik ve verimlilik artışına katkı sağlıyor. Su Yönetimi Genel Müdürlüğü'nün Kuraklık Tahmini ve Erken Uyarı Sistemi (KTEUS) ile 81 il ve 922 ilçedeki meteorolojik veriler, su kaynağı göstergeleri ve fenolojik gözlemler tek bir ekranda toplanarak hazırlık yapılıyor. Kamunun yanında özel sektörün çabaları da kayda değer. IoT cihazları geliştiren, uydu ve drone verilerini analiz eden girişimler, dikey tarım yöntemleri üretim, tohum ve gen bankaları tarımsal üretimde öngörülebilirlik ve verimlilik artışına katkı sağlıyor.
Gazeteci, Yazar, TV Programcısı Ilgaz Gürsoy; iklim krizine karşı teknolojinin neleri değiştirebileceğini enerji sistemlerinden sanayiye, tedarik zincirlerinden akıllı şehirlere, veri merkezlerinden yapay zekaya uzanan geniş bir eksende araştırıyor.