E. Can Özer
Sağlık
23 Haziran 2026 15:23

Hiçbir Şeyden Keyif Alamamak Bir İş Yeri Sorunu Olabilir mi?

Pazar günü kahvesinin eski tadı yoksa sorun her zaman kahvede olmayabilir. Anhedoni üzerine yapılan çalışmalar, stres biyolojisi ve işyeri ruh sağlığı verileriyle birlikte okunduğunda, haz kaybı giderek daha geniş bir soruya bağlanıyor: Çalışma hayatı, insanın ödül sistemini nasıl değiştiriyor?

Hiçbir Şeyden Keyif Alamamak Bir İş Yeri Sorunu Olabilir mi?

Fotoğraf: Paul Drinkwater / NBC / gettyimages (Yapay zeka ile düzenlenmiştir)

Pazar günü öğleden önce. Şehir henüz hızlanmamış, kahve masada, telefondaki bildirimler şimdilik alışveriş uygulamalarıyla sınırlı. Normal şartlarda iyi gelmesi gereken küçük bir sahne bu. Ama çoğu insan için artık tanıdık bir boşluk da taşıyor: Dinlenme zamanı geldiğinde dinlenememek, keyif vermesi beklenen şeyin içinden keyif çıkaramamak, hiçbir şeyin tam olarak başlamaması.


Psikiyatri bu sahneyi çoğu zaman anhedoni başlığı altında okuyor: Daha önce haz veren etkinliklere karşı ilgi ve keyif kaybı. Depresyon literatürüne ait bir belirti. Fakat bu hissin iş hayatıyla ilişkisi artık yalnızca kişisel deneyimlerin konusu değil. Dünya Sağlık Örgütü, işyerinde ruh sağlığını bozan riskler arasında aşırı iş yükünü, uzun ve esnek olmayan çalışma saatlerini, iş üzerinde kontrol eksikliğini, güvencesizliği, mobbing'i sayıyor. Gallup’un 2026 Küresel İş Yeri Raporu da çalışan bağlılığının 2025’te yüzde 20’ye gerilediğini; çalışanların stres, öfke ve üzüntü deneyimlerinin pandemi öncesi seviyelerin üzerinde kaldığını aktarıyor. ‘Hiçbir şeyden keyif alamıyorum’ cümlesi bu yüzden bazen klinik odanın dışına, toplantı takvimlerine, öğle aralarına, cuma akşamlarına, hedef tablolarına ve bitmeyen bildirimlere doğru uzanıyor. Bu tablo, anhedoniyi doğrudan modern iş hayatının stresine bağlamıyor ama haz kaybını yalnızca bireyin iç kimyasına ya da kişisel motivasyonuna bırakan açıklamaların giderek dar kaldığını düşündürüyor.


Boş zaman gerçekten boş mu?

Türkiye’de haftalık yasal çalışma süresi genel olarak 45 saat. TÜİK’in Nisan 2026 işgücü verilerine göre istihdam edilenlerden işbaşında olanların mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış haftalık ortalama fiili çalışma süresi 42,1 saate çıktı. Buna işe gidiş geliş, akşam eve taşan mesajlar, zihinsel yorgunluk ve ertesi günün kaygısı dahil değil. İstanbul’da ise durum malum: TomTom Traffic Index, 2025’te İstanbul’da yoğun saatlerde trafikte kaybedilen sürenin yılda 112 saate ulaştığını gösteriyor.


Bu yüzden pazar günü kahvesi çoğu zaman haftadan geriye kalan hasarın kısa molasından öteye gidemiyor. İnsan haftanın büyük bölümünü başkasının takvimine, hedeflerine ve performans ölçülerine göre yaşadıktan sonra, birkaç saatlik boşlukta kendiliğinden coşku üretmeye çalışıyor. Çoğunlukla o da olmuyor.


Bu kopuşu anlatmak için bugün klinik sözlükte anhedoni, yönetim dilinde tükenmişlik, gündelik hayatta ise ‘hiçbir şey hissetmiyorum’ gibi ifadeler dolaşıyor. Marx’ın 1844 Elyazmaları’nda tartıştığı yabancılaşmış emek fikri, burada modern çalışma hayatının erken dönemlerinden günümüze uzanan hayat düzenini görmeye yarayan eski ama hala işe yarar bir mercek sunuyor. Marx’ın anlattığı şey, işçinin kendi ürettiği nesneye uzak düşmesinden öte; insanın kendi emeğini, zamanını ve yaratıcı kapasitesini kendisine ait olmayan bir düzen içinde harcarken kendisiyle ve çevresiyle kurduğu bağın da zayıflamasıydı. Bugünün ofislerinde, depolarında, çağrı merkezlerinde ya da ekran başı mesailerinde bu bağ kaybı bazen performans düşüşü, bazen motivasyon eksikliği, bazen de bir mırıldanma cümlesiyle kendini gösteriyor: ‘Hiçbir şey hissetmiyorum.’


Beden de mesaiye kalıyor

Bu noktada biyoloji, sosyal açıklamanın karşısına konması gereken ayrı bir kutu gibi durmuyor. Daha çok, bu koşulların bedende nasıl iz bırakabileceğini anlamak için devreye giriyor. Harvardlı sosyal epidemiyolog Nancy Krieger’ın literatüre yerleştirdiği ‘embodiment’ kavramı burada kullanışlı: İnsanlar içinde yaşadıkları maddi ve sosyal dünyayı yalnızca deneyimlemez, bedensel olarak da taşır. Bu yaklaşım, iş yükü, güvencesizlik, düşük kontrol ve sosyal baskı gibi deneyimlerin yalnızca ‘moral bozukluğu’ başlığı altında kalmadığını; stres yanıtı, bağışıklık sistemi ve beyin devreleriyle birlikte düşünülebileceğini söylüyor.


Ödül sistemi tarafında da benzer bir tartışma var. 2024’te Translational Psychiatry’de yayımlanan bir çalışma, stres sonrası kortiko-striatal ödül işleme süreçlerindeki değişimlerin anhedoni belirtileriyle ilişkili olabileceğini gösteriyor. Kronik stresin dopaminerjik ödül sistemi üzerindeki etkilerini inceleyen bir derleme ise uzun süreli stresin ödül duyarlılığını köreltebileceğini ve bunun haz kaybı ya da motivasyon düşüklüğü olarak görünebileceğini aktarıyor. Bu çalışmaların ortak işaret ettiği yer, haz kaybının yalnızca ‘keyifsizlik’ gibi hafif bir duygu hali değil, stres, motivasyon, ödül beklentisi ve eyleme geçme kapasitesiyle ilişkili daha karmaşık bir süreç olabileceği.


Bu bulgular ‘keyif alamıyorsan beyninde bozukluk var’ gibi düz bir sonuca götürmüyor. Daha karmaşık bir yapıya işaret ediyor: Beyin, uzun süre maruz kaldığı koşullara uyum sağlamaya çalışırken, insanın ödül alma, isteme ve harekete geçme biçimi de değişebiliyor. Bu yüzden biyolojik açıklama, sosyal koşulları görünmez kılmak yerine, kimi zaman onların bedende nasıl devam ettiğini gösterebiliyor.


Tedavi nerede biter?

The Lancet’te 2023’te yayımlanan bir derleme, bazı çalışma koşullarına maruz kalmanın özellikle depresif bozuklukların başlangıcıyla ilişkili olduğunu; en çok çalışılan sonuçlardan birinin de depresyon olduğunu belirtiyor. Bu yüzden konu basit bir ‘çok çalışmak depresyon yapar’ cümlesine indirgenemiyor. Ama işin süresi, kontrol duygusu, karşılığı ve gündelik hayat üzerindeki ağırlığı ruh sağlığı tartışmasının dışında da bırakılamıyor. Özellikle yüksek iş talepleri, düşük kontrol, düşük örgütsel adalet, iş güvencesizliği ve zorbalık gibi psikososyal riskler, çalışma hayatının yalnızca ekonomik değil, ruhsal bir altyapı da kurduğunu gösteriyor.


İnsanları tedavi edip onları hasta eden koşullara geri göndermenin ne faydası var? Halk sağlığı profesörü Michael Marmot’un Berkeley Public Health söyleşisinde hatırlatıldığı gibi, bireysel sağlık tartışması bireyin davranışlarından çıkıp kişinin yaşadığı koşullara taşınıyor. Bu soru, anhedoni tartışmasına da iyi oturuyor: Bir insana daha iyi uyumasını, yürüyüş yapmasını, terapiye gitmesini ya da ilaç kullanmasını önermek bazı durumlarda gerekli olabilir; ama onu sürekli aynı zaman baskısına, aynı belirsizliğe ve aynı düşük kontrol duygusuna geri gönderen düzen değişmediğinde, iyileşme fikri eksik kalabilir.


Elbette anhedoni, depresyon ve ağır ruhsal belirtiler profesyonel destek gerektirebilir. Terapi, ilaç tedavisi, uyku, egzersiz ve sosyal destek birçok insan için hayati fark yaratır. Fakat bu destekleri, insanın yaşadığı çalışma ve geçim koşullarından tamamen bağımsız düşünmek de tabloyu daraltabilir. Modern çalışma hayatı insanı aynı yorgunluğa, aynı güvencesizliğe, aynı düşük kontrol duygusuna geri gönderiyorsa, tedavi çoğu zaman hasar kontrolüne dönüşür. Daha doğru soru belki de tedavinin gerekip gerekmediği değil; tedavinin hangi hayat koşullarının içine geri döndüğü.


Pazar günü kahvenin tadı gelmiyorsa sorun her zaman kahvede değildir. Bazen o tatsızlık, haftanın geri kalanının bedende ve zihinde bıraktığı tortuya benzer. Anhedoni, bu hissin klinik adlarından biri olabilir. Yabancılaşma ise o hissin neden yalnızca kişinin içinde değil, zamanını, emeğini ve dikkatini harcadığı düzenin içinde de aranması gerektiğini hatırlatır.

Anhedoni Depresyon Ofis

Antikitenin kadim dillerinden dijitalin kodlarına uzanan disiplinlerarası bir köprüden geçmekte. WIRED Türkiye ile teknolojiyi sorunsallaştırırken, yedi sanatı yanına alarak öğrenmenin ve paylaşmanın peşinden gidiyor. 98 model, Boğaziçili.

E. Can Özer

DAHA FAZLASI

Türkiye’nin Sağlık Teknolojilerinde Yapay Zeka Gerçekliği

Modern tıp, yüz yılı aşkın süredir laboratuvarlarda geliştirilirken, yapay zeka gerçeği Türkiye’nin sağlık teknolojilerinde, özellikle girişimlerde, beliriyor.
Samet Kelebek

GLP-1 ilaçları, Obez Erkeklerde Sperm Kalitesini Artırabilir

ENDO 2026’da sunulan bir araştırmaya göre, GLP-1 ilaçları, obez ve fonksiyonel hipogonadizmi olan erkeklerde testosteron düzeylerini ve sperm kalitesini iyileştirebilir. Kanıtlar henüz sınırlı olmakla birlikte, sonuçlar umut verici.
Fernanda González

Maymun çiçeği, hantavirüs, Ebola ve diğerleri: Bir sonraki pandemi nereden çıkacak?

Verilere göre, hızlanan iklim değişikliği ve habitat kaybı nedeniyle gelecek 10 yıl içinde Covid-19 benzeri bir pandemi olasılığı yüzde 22 ila 28. Peki hangi salgınların ve hangi patojenlerin yeni bir pandemi yapma riski var?
Çağla Üren

Yeni Araştırma Küçük Değişikliklerin Bile Büyük Sağlık Yararları Sağlayabileceğini Gösteriyor

Uyku süresini çok az artırmak, birkaç dakika daha egzersiz yapmak ve her gün küçük miktarda daha fazla sebze tüketmek bile kalp krizi, felç ve kalp yetmezliği riskini anlamlı ölçüde azaltabiliyor
Çağla Üren