DNA, Polinezya’daki Uzun Deniz Yolculuklarının İzini Sürdü
Bin Polinezyalıdan alınan genom verilerini karşılaştıran araştırmacılar, adalar arasındaki akrabalık ilişkilerini yeniden kurdu. Çalışma, 1200’lü yıllarda Mangareva’dan Paskalya Adası’na, oradan Hawaii’ye uzanan büyük bir göç güzergahına işaret ediyor.
Görsel: Buena Vista Images / gettyimages
Pasifik Okyanusu’nda birbirinden binlerce kilometre uzaklıkta duran adalar, haritada birkaç nokta gibi görünüyor. Ancak bu noktaların her biri, yüzyıllar boyunca süren deniz yolculuklarının son durağıydı. Polinezyalı denizciler yıldızları, akıntıları, kuşların yönünü ve bulutların hareketini kullanarak açık okyanusta ilerledi. Avrupa’daki keşif seferlerinden çok önce, Pasifik’in büyük bölümünde yerleşim ağları kurdular.
Bu yolculukların hangi sırayla gerçekleştiği uzun süredir arkeolojik kalıntılar, dil akrabalıkları ve sözlü tarihler üzerinden araştırılıyor. Science’ta 8 Ekim’de yayımlanan yeni çalışma, bu soruya insan genomları üzerinden yanıt arıyor. Araştırmacılar, Polinezya’nın farklı adalarında yaşayan 1.050 kişinin tüm genomlarını karşılaştırarak toplulukların ortak atalarını ve nüfus hareketlerini yeniden kurdu.
Çalışmanın 20 Ekim’de yayımlanan Reuters haberinde aktarılan sonuçlarına göre Hawaii ile Rapa Nui, yani Paskalya Adası, incelenen uzak Polinezya toplulukları arasında genetik olarak birbirine en yakın iki grup. Bu iki ada yaklaşık 7 bin kilometre uzaklıkta. Araştırmacılar, iki topluluğun ortak geçmişinin Mangareva’ya kadar uzandığını düşünüyor.

Çalışmada bahsedilen rota. Harita: pop_jop / gettyimages.
Önerilen güzergah şöyle: İlk denizciler Mangareva’dan Rapa Nui’ye ulaştı. Daha sonra bu topluluk içinden ayrılan başka bir grup Hawaii’ye doğru yola çıktı. Bu ikinci yolculuğun 1200’lü yıllarda gerçekleşmiş olması muhtemel. Böylece Rapa Nui, Polinezya’nın doğu ucunda kalan son durak değil, Hawaii’ye giden daha uzun bir deniz ağının ara halkası olarak yeniden değerlendiriliyor.
Araştırmacılar bu hareketliliği ‘Holomoana Nui’ adıyla tanımlıyor. Hawaiice ‘büyük okyanus yolculuğu’ anlamına gelen bu ifade, tek bir seferi değil, nesiller boyunca devam eden bir yerleşim ve yeniden yola çıkma düzenini anlatıyor. Bir adaya ulaşan küçük bir topluluk, daha sonra yeni bir adaya giden grubun kaynağı oluyordu.
Genetik veri arkeolojinin boşluklarını nasıl dolduruyor?
Arkeoloji, bir topluluğun nerede yaşadığını ve hangi araçları kullandığını gösterebilir. Bir yerleşimdeki çanak çömlekler, kano kalıntıları, bitki tohumları veya insan kemikleri, geçmişte yaşanan hareketliliğe dair önemli ipuçları verir. Ancak bu bulguların her zaman hangi adadan hangi adaya gidildiğini kesin biçimde göstermesi mümkün değildir.
Genetik analiz, bu noktada farklı bir kanıt sunuyor. İnsanların kromozomlarında ortak atalarından kalan DNA parçaları bulunuyor. İki toplulukta benzer parçalar ne kadar uzunsa, ortak atalarının o kadar yakın bir dönemde yaşamış olması bekleniyor. Araştırmacılar bu parçaları karşılaştırarak adalar arasındaki akrabalık ilişkilerini ve olası göç sıralarını hesaplıyor.
Stanford Üniversitesi’nden Alexander Ioannidis, üniversitenin araştırma özetinde, insanların genomlarının atalarının soy ağacını taşıdığını belirtiyor. Çalışmada daha yakın dönemlerdeki Avrupa ve Asya kökenli genetik katkılar ayrıştırılarak Polinezya kökenli DNA bölümleri üzerinde çalışılmış.
Bu yöntem, arkeolojik bulguları geçersiz kılmıyor. Aksine, farklı kanıtları aynı tabloda buluşturuyor. Araştırmacıların ulaştığı Mangareva–Rapa Nui–Hawaii bağlantısı, dilbilimsel ve arkeolojik çalışmaların işaret ettiği bazı güzergahlarla da örtüşüyor. Genetik verinin katkısı, bu bağlantıyı yaşayan toplulukların DNA’sındaki ortak izler üzerinden test edebilmek.

Paskalya Adası'nın yerli halkı olan Rapa Nui'ler tarafından ölen ataların ruhlarını ve kutsal güçlerini temsil etmek amacıyla yapılan Moai adındaki taş heykeller. Fotoğraf: powerofforever / gettyimages.
Çalışma, Tahiti için daha ayrıntılı bir nüfus hesabı da sunuyor. Araştırmacılar, adaya yaklaşık 1070 yılında ulaşan kurucu grubun yaklaşık 800 üreme çağındaki kişiden oluştuğunu tahmin ediyor. Bu sayı, çocuklar ve yaşlılar hesaba katılmadığı için adaya gelen toplam insan sayısını temsil etmiyor. Yine de geçmişteki büyük deniz yolculuklarının kalabalık filolarla değil, görece küçük gruplarla yapılmış olabileceğini gösteriyor.
Aynı yolculuklar sağlık risklerini de taşıdı
Her yeni adaya küçük bir grubun yerleşmesi, genetik çeşitliliğin daralmasına yol açtı. Araştırmacılar bu süreci, iç içe geçen Rus matruşkalarına benzetiyor: İlk topluluk daha geniş bir gen havuzuna sahipken, ondan ayrılan grup bu havuzun daha küçük bir bölümünü taşıyor. Bir sonraki adaya giden topluluk ise daha da daralmış bir genetik çeşitlilikle yola çıkıyor.
Genetikte ‘kurucu etkisi’ olarak adlandırılan bu süreç, bazı nadir gen varyantlarının yeni topluluklarda daha sık görülmesine yol açabiliyor. Çalışmada Polinezya topluluklarında böbrek hastalıkları ve görme kaybıyla ilişkilendirilen bazı varyantların beklenenden yüksek oranlarda bulunduğu belirtiliyor. Araştırmacılar, bu toplulukların genetik sağlık taramalarında daha fazla dikkate alınması gerektiğini savunuyor.
Bu sonuç, genetik araştırmanın geçmişi anlatmakla sınırlı olmadığını gösteriyor. Aynı veri, bugün yaşayan insanların sağlık risklerini anlamak için de kullanılabiliyor. Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Bu bilgilerin sahibi kim?
DNA verisinin sahibi kim?
Yerli toplulukların genetik verileri geçmişte çoğu zaman araştırma kurumları, üniversiteler veya şirketler tarafından toplandı ve merkezi veri tabanlarında saklandı. Toplulukların araştırma sorusuna, örneklerin gelecekte nasıl kullanılacağına veya sonuçlardan kimin yararlanacağına yeterince dahil edilmediği örnekler bulunuyor.
Native Hawaiian and Pacific Islander populations in genomic research başlıklı değerlendirme, Hawaii yerlilerinin genetik araştırmalarda uzun süre yeterince temsil edilmediğini ve örneklerin ikincil kullanımı konusunda topluluk onayının önem taşıdığını vurguluyor. Nature Communications’ta yayımlanan etik çerçeve de genetik verilerin paylaşımında kabile veya topluluk denetimi, açık rıza ve araştırma sonuçlarının topluluğa geri dönmesi gerektiğini belirtiyor.
Bu konu, yeni Polinezya çalışmasının yönteminden çok, verilerin gelecekte nasıl kullanılacağıyla ilgili. Araştırma ekibi, elde edilen bulguların sağlık araştırmalarına katkı sağlayabileceğini söylüyor. Ancak sağlık taraması yapılması için daha fazla genom verisine ihtiyaç duyulması, toplulukların verilerini araştırmacılara hangi koşullarda açacağı sorusunu da beraberinde getiriyor.
Genetik verinin daha fazla hastalığın anlaşılmasını sağlaması mümkün. Aynı veri, bir topluluğun kimliği, akrabalık ilişkileri ve geçmişi hakkında dışarıdan geri alınması zor sonuçlar da üretebilir. Bu nedenle araştırmanın başarısı, yalnızca doğru göç güzergahını bulmakla ölçülmeyecek. Verilerin kimin izniyle toplandığı, nerede saklandığı, hangi yeni çalışmalarda kullanılabileceği ve elde edilen sağlık bilgilerinin topluluklara nasıl geri döneceği de araştırmanın parçası olacak.
Polinezya’nın denizcileri, yüzyıllar önce okyanusta yollarını buldu. Bugün onların bıraktığı genetik izleri inceleyen araştırmacıların önünde başka bir harita var: Bilginin nerede tutulacağı, kim tarafından yönetileceği ve bu verinin ait olduğu topluluklara nasıl geri verileceği.
Antikitenin kadim dillerinden dijitalin kodlarına uzanan disiplinlerarası bir köprüden geçmekte. WIRED Türkiye ile teknolojiyi sorunsallaştırırken, yedi sanatı yanına alarak öğrenmenin ve paylaşmanın peşinden gidiyor. 98 model, Boğaziçili.