120 Yıl Yaşamaya Hazır Mısınız?
Bir tarafta hücresel zamanı geri saran nobel ödüllü proteinler ve trilyon dolarlık ölümsüzlük laboratuvarları. Diğer tarafta antibiyotiğe ulaşamadığı için ölen milyarlar. İnsanlık, tarihinin en büyük mühendislik problemiyle baş başa.
İllüstrasyon: Tuğba Yalvaç
2000’lerin başında insan genomu haritalandı. Telomer kısalması, hücresel yaşlanma, kök hücre tükenmesi gibi mekanizmalar tespit edildi. Yaşlanma artık bir ‘gizem’ değil, biyolojik bir süreçti. Laboratuvarda farelerin ömrü genetik müdahalelerle ikiye katlanabiliyordu. Sonra Silikon Vadisi devreye girdi. Jeff Bezos ve Peter Thiel gibi isimler ölümsüzlük araştırmalarına milyarlarca dolar akıttı.
2024 rakamlarına göre; 2021-2022 yıllarında milyarderler uzun yaşama giden yolları araştıran çalışmalara 8.5 milyar dolardan fazla yatırım yaptı. Toplam 331 yatırım anlaşmasını kapsayan bu rakam, bir önceki yılın yatırım miktarının (yaklaşık 3.7 milyar dolar) iki katından fazla. Bu milyar dolarların çoğu kanser, Alzheimer ve kalp hastalıkları gibi insan ömrünü kısaltan sağlık sorunlarını çözmek için harcanıyor. Longevity havalı bir kelime gibi durmaya devam ederken, laboratuvardaki gerçek kavga hala tıp tarihinin en eski düşmanlarına karşı veriliyor.
Amazon’un kurucusu Jeff Bezos ve Rus milyarder Yuri Milner’ın 2021 sonunda milyarlarca dolarlık devasa bir fonla hayata geçirdiği Altos Labs, biyolojinin sınırlarını zorluyor.
OpenAI CEO’su Sam Altman’ın 180 milyon dolar yatırdığı Retro Biosciences, insan ömrüne net 10 yıl ekleme iddiasında. Google’ın eski CEO’su Eric Schmidt, hücresel yaşlanmayı tersine çevirmeyi hedefleyen NewLimit’in yatırımcılarından biri. Sun Microsystems’ın kurucu ortağı, Hint asıllı milyarder Vinod Khosla en aktif yatırımcılardan. Microsoft’un eski yöneticilerinden Naveen Jain ise Viome için fon toplamaya devam ediyor.
Uzun yıllardır bilgisayar kodlarındaki hataları bulan mühendisler, insan biyolojisine de bir yazılım gözüyle bakmaya başladı: Eğer bir işletim sistemini güncelleyebiliyorsak, yaşlanma kodunu da hack’leyebiliriz. Bilimsel araştırmalar bugün 120, hatta 150 yıl yaşamanın mümkün olabileceğini öne sürüyor. Peki bu gerçekten mümkün mü? Mümkünse nasıl? Ve nereye kadar gidebiliriz?
İnsan ömrü binlerce yıl boyunca neredeyse sabit kaldı. 19. yüzyılın ortalarına kadar dünyada doğuşta beklenen yaşam süresi 30 yıl civarındaydı ve bu dönem, insanlığın sadece bağışıklık sisteminin insafına sığınarak hayatta kalmaya çalıştığı bir karanlık çağdı. Daha sonra tıp tarihinde büyük sıçramalar ve kırılma noktaları yaşandı. 1796’da Edward Jenner’ın çiçek aşısını bulmasıyla başlayan süreç, 20. yüzyılda çocuk felci, kızamık ve tetanosa karşı yürütülen küresel aşılama kampanyalarına dönüştü. 1860’lar ise modern tıbbın ve hijyenin miladı oldu. Kimyager Louis Pasteur ve tıp doktoru Robert Koch, ‘Mikrop Teorisi’ni tıp dünyasının merkezine yerleştirdi. İskoç cerrah Joseph Lister bu keşfi ameliyathaneye taşıyarak ilk antiseptik cerrahiyi başlattı. Ardından keşifler birbirini izledi: 1895’te röntgen, 1901’de kan grupları, 1928’de penisilin, 1953’te DNA’nın çift sarmal yapısı ve 1970’lerde BT ile MRG görüntüleme teknolojileri tıp dünyasına girdi. 2003’te İnsan Genom Projesi’nin (Human Genome Project) tamamlanmasıyla insan biyolojisinin kaynak kodu ilk kez bilgisayara aktarıldı. 2012’de CRISPR teknolojisiyle insanlık, ilk kez kendi evrimsel koduna doğrudan müdahale etme gücünü eline aldı. 2020-2021’de mRNA aşı teknolojisi ile biyoteknolojide yepyeni bir çağın kapısı aralandı.
20. yüzyılın başından itibaren düzenli bir artış gösteren ortalama yaşam süresi, günümüzde dünya genelinde yaklaşık 72.4 yıla, en gelişmiş ülkelerde ise 83 yıla ulaştı. Öyle ki, sanayileşmiş ülkelerde doğan nüfusun yüzde 50’sinden fazlasının artık 70 yaş ve üzerini görmesi bekleniyor. Ancak bu ortalama, bulunulan coğrafyaya göre dramatik biçimde değişiyor. Dünyanın en yüksek yaşam beklentisine sahip bölgeleri ile Orta Afrika Cumhuriyeti gibi en düşük beklentili ülkeleri arasında 30 yılı aşan derin bir uçurum var. Institute for Health Metrics and Evaluation (IHME) verilerine göre, coğrafi eşitsizliklere rağmen küresel yaşam beklentisinin 2050 yılına kadar 78.2 yıla yükseleceği öngörülüyor.
Peki bilim bu sınırı nereye koyuyor? Nature Ageing’deki bir makale, mevcut rekor olan 122 yılın ötesine geçmenin pek olası görünmediğini söylüyor. Insilico Medicine’dan Dr. Alexander Zhavoronkov ise daha iyimser: “20-30 yıl içinde yaşlanmanın kontrol altına alınabileceği bir dünyada yaşayacağız.”
Hangisi haklı sorusunun cevabı: Büyük ihtimalle ikisi de.
Burada kritik bir ayrım var. Longevity, genel olarak uzun yaşam anlamına gelse de bilim dünyası bu kavramı ikiye bölüyor: Lifespan (yaşam süresi) ve healthspan (sağlıklı yaşam süresi). Geçen yüzyılda tıp ve teknoloji sayesinde ortalama insan ömrü uzadı. Ama bu ömrün son 15-20 yılını kronik rahatsızlıklarla, hastane koridorlarında, hareket kabiliyetini kaybederek geçiren milyonlar var. Ömür uzadı, sağlıklı kalınan süre aynı hızda artmadı.
İşte bugün bir endüstriye dönüşen longevity hareketi tam olarak bu makası kapatmayı hedefliyor. Amaç, takvim yaşını 100, 120, 150’ye çıkartırken biyolojik yaşı 30-40’lı yılların dinçliğinde tutmak. 2025’te Japonya, Kyotango’da düzenlenen 1. Dünya Longevity Zirvesi’nin sentezine göre, bunu başarmak tek bir ilaçla ya da yaşam tarzı değişikliğiyle mümkün değil. Moleküler araştırmadan klinik uygulamalara pek çok faktörün birlikte çalışması gerekiyor.
Longevity konusuna genetik ve epigenetik olarak bakmalıyız belki de bu noktada. Yıllardır herkesin ağzında ortak bir cümle var: Genetik, kaderdir. İkinci cümle ise şu: Babam 90 yaşına kadar yaşadı, bana bir şey olmaz.
Marmara Üniversitesi Tıbbi Biyoloji ve Genetik Uzmanı Prof. Dr. Korkut Ulucan, bu söylemi avuntu olarak nitelendiriyor. “Doğa değişti, doğal kaynaklar azaldı ve eskisi kadar temiz değil, hayat daha stresli, yapaylık işin içine girdi” diyor. Genlerimizde yatan bilgileri bilmeden, hücrelerimizi toksinlerden uzak tutmadan longevity’den bahsedilemeyeceğini vurguluyor.
Epigenetik kavramı, 1940’lı yıllarda İngiliz gelişim biyoloğu Conrad Hal Waddington’ın bilimsel bağlamda ilk kez kullandığı, yıllar içinde yaşam tarzının genleri nasıl etkilediğini gösteren bir bilime dönüştü. Temel iddia şu: Bir canlının özellikleri yalnızca DNA dizisiyle belirlenmiyor. Çevre, gelişim süreci ve hücresel düzenleme mekanizmaları da genlerin nasıl çalışacağını etkiliyor. Genetik bilgi kader değil, yaşam deneyimleri tarafından şekillendirilen dinamik bir sistem.
Ulucan, “Epigenetik yaklaşım, genlerin çalışmalarını yönetebilme prensibine dayanıyor. Evet, moleküllerle yani besin veya supplement ile stresimizi daha etkin yönetebilir, daha kaliteli uyku düzeni oluşturabilir, genetik yapımıza uygun beslenme ve egzersiz programları oluşturarak genlerimizin çalışmalarını düzenleyebiliriz. Ama tek gen hastalıklarında epigenetik yaklaşımın etkileri sınırlı kalıyor” diyor.
Örneğin koroner arter hastalığı gibi poligenik bir sorunda hastalığın ortaya çıkışı genetik ama tanı aldıktan sonra uygun yaşam planlamasıyla daha kaliteli bir yaşam mümkün.
Longevity trendleriyle birlikte genetik testler de son yılların en popüler konusu. Ama bu alanda ciddi bir sorun var. “Hangi bireye hangi testin yapılacağını işin uzmanının önermesi gerekiyor” diyor Ulucan. “Testlerde analiz edilen genler bir metabolizmanın parçası. Varyasyonların çeşitleri, biyolojik aktiviteleri, nerede ve ne zaman gen üzerinde etki yaratabilecekleri değişiyor. Bu bilgilere hakim olmadan yorum yapmak, işi eksik yapmaktır” diye ekliyor.
Epigenetik hesaplamalar hücrelerin 110-120 yıllık yaşam programına sahip olduğunu tahmin ediyor ama Ulucan’a göre bu teorik bir yaklaşım. Sonuçları 50-60 yıl içinde görebileceğiz. Son dönemde çarpıcı bir gelişme daha yaşandı: Epigenetik yolak üzerinden insanlarda yaşlanmayı geri döndürdüğü iddia edilen yeni bir teknoloji, (yaşlanan hücrelerin tekrar genç gibi davranmalarını sağlayacak) ABD Gıda ve İlaç Dairesi’nden (FDA) uygulama izni aldı. Aynı araştırmacılar daha önce hayvanlarda yaşam süresinde yüzde 40’a varan gelişme kaydetmişlerdi. İnsan gibi kompleks canlılarda aynı sonuç alınıp alınamayacağını henüz bilmiyoruz.
Prof. Ulucan’ın bahsettiği konu, MIT Technology Review’a göre şu: Boston merkezli biyoteknoloji şirketi Life Biosciences, ‘yeniden programlama’ adı verilen hücresel gençleştirme teknolojisini gönüllüler üzerinde test etmek için FDA onayı aldı. Ve haziran ayında ‘yaşlanmayı tersine çeviren ilk ilaç’ insana enjekte edildi. Şu an için sadece iki göz hastalığı üzerinde kullanılıyor. Glokom hastasının tek gözüne uygulanan ilacın etkileri 6 ay boyunca bilim insanları tarafından takip edilecek. Şirket, yaşlanma saatini sıfırlamak için üç farklı genden gelen OSK proteinlerini kullanarak, hücreye gençlik bilgisini yeniden hatırlatmayı amaçlıyor.
Bunun temelinde Nobel ödüllü bir keşif yatıyor. Japon kök hücre araştırmacısı Prof. Shinya Yamanaka, vücuttaki olgun hücrelerin kök hücrelere dönüştürülebileceğini keşfederek 2012 Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü’nü kazandı. Yamanaka faktörleri olarak bilinen bu genler, hücre için ‘fabrika ayarlarına dön’ düğmesine benzetiliyor. Ancak bu faktörlerin vücuda verilmesinin kanser ve tümör gelişme riski yaratabileceği gerçeği de var çünkü hayvan denemelerinde bu tür deneyimler de yaşandı. İşte bu yüzden bilim insanları daha temkinli bir yol denemeye karar verdi: Tedavi, hücrelerin biyolojik yaşını sıfırlayıp hasarları onardıktan sonra durdurulabilecek şekilde yeniden tasarlandı. Yani bir açma-kapama düğmesi eklendi.
Amerika’daki Jackson Laboratuvarı’nda immünoloji uzmanı olarak çalışan Prof. Dr. Derya Unutmaz, konu longevity olunca, yapay zekanın da devreye girdiğini söylüyor. Yapay zekanın, insanoğlunun yüzyıllardır peşinden koştuğu ‘uzun yaşam sırlarını’ yakında çözeceğini belirten Prof. Unutmaz, ‘gençlik hapı’nın henüz elimizde olmadığını ama yaşlanmanın moleküler dilini okumaya başladıklarını anlatıyor. Ona göre, ortada sihirli bir formül yok. Yaşlanma; DNA hasarı, hücrelerin enerji üretimindeki bozulma, bağışıklık sisteminin kronik inflamasyona kayması, kök hücrelerin tükenmesi, proteinlerin yanlış katlanması, epigenetik dediğimiz gen düzenleme sisteminin bozulması gibi birçok sürecin birleşimi. Unutmaz, “Yapay zeka tam burada devreye giriyor. Devasa biyolojik veriler içinde bizim göremediğimiz örüntüleri yakalayabiliyor. Hipotez önerebiliyor, bağlantılar kurabiliyor, deney tasarlamaya yardım edebiliyor. Mesela bir hastanın bağışıklık profili, metabolitleri, gen ifadesi, klinik bulguları ve hatta mikrobiyomu birlikte analiz edildiğinde, yapay zeka bize o kişinin hastalık mekanizmasına daha yakın bir biyolojik açıklama sunabiliyor” diyor.
Prof. Dr. Derya Unutmaz, kendisini en çok heyecanlandıran inovasyonun yapay zekanın biyolojiyle birleşmesi olduğunu söylüyor. Klasik biyolojiden, deney yapıp sonuç beklemekten; yapay zekanın hipotez ürettiği, deney tasarladığı ve sanal hücre modelleri oluşturduğu yeni bir döneme geçildiğini vurguluyor. “Eğer bir T hücresinin, bir makrofajın veya bir kanser hücresinin dijital ikizini yeterince iyi kurabilirsek, tedavileri gerçek hastada denemeden önce bilgisayar ortamında test etmeye başlayabiliriz. Bu, biyomedikal bilimin en büyük dönüşümlerinden biri olacak” diye ekliyor.
Yapay zekayı sadece bir araç olarak görmüyor Unutmaz. Onu bilimsel bir ortak olarak tanımlıyor. Ancak ıslak laboratuvar deneyleri, klinik yorum ve etik kararların hala bilim insanlarının sorumluluğunda olduğunu vurguluyor. Bilim kurgu olarak görülen uzun, sağlıklı ve genç yaşamanın giderek bilimsel mühendisliğe dönüştüğünden bahsediyor. Ona göre, bağışıklık sistemini gençleştiren tedaviler, senescent hücre denilen yaşlanmış ve çevresine zarar veren hücreleri temizleyen yaklaşımlar, metabolizmayı yeniden programlayan ilaçlar, rejeneratif tıp, hücre tedavileri, gen düzenleme ve kişiselleştirilmiş koruyucu tıp çok hızlı ilerliyor.
WIRED Türkiye’nin ‘İlk 150 yaş insanı şu an hayatta mı?’ sorusuna da yanıt veriyor Unutmaz: “Bugün 50, 60, hatta 70 yaşında olan biri önümüzdeki 10-15 yılda yapay zeka destekli tıp, bağışıklık gençleştirme ve rejeneratif tıp gibi müdahalelerden yararlanabilecek.” İnsanlık tarihinde ilk kez yaşlanmayı sadece kader olarak değil, ölçülebilir ve müdahale edilebilir bir biyolojik süreç olarak gördüklerini, bu bakış açısının bile başlı başına bir devrim olduğunu anlatıyor. Profesör Unutmaz, yaşlanmayı tek bir hamlede çözemeyeceğimizi ama parça parça kontrol altına alacağımızı ifade ediyor. Önce bazı yaşa bağlı hastalıkları geciktireceğiz, sonra doku fonksiyonlarını koruyacağız, ardından gerçek anlamda gençleştirici tedavilere yaklaşacağız.
Peki Türkiye’nin Longevity haritası neler söylüyor? Türkiye İstatistik Kurumu 2022-2024 verilerine göre, Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi 78.1 yıl. Erkeklerde 75.5, kadınlarda 80.7. Ama demografik tablo dönüşüyor: 65 yaş ve üzeri nüfus son beş yılda yüzde 20’den fazla artarak 9.5 milyon kişiyi aştı. Toplam nüfus içindeki oranı ilk kez yüzde 11 eşiğini geride bıraktı.
Türkiye Sağlıklı Yaşlanma Eylem Planı’na (2021-2026) göre ise 65 yaş ve üzeri nüfus oranının 2030’da yüzde 13.5’e ve 2060 yılında yüzde 27’ye ulaşması bekleniyor. Doğurganlık oranının düşmesi ve yaşam beklentisinin artmasıyla Türkiye, ‘genç nüfusa sahip ülke’ olmaktan çıktı.
Türkiye’nin gerontoloji alanındaki öncü ismi, sosyolog Prof. Dr. İsmail Tufan da ülkemizin giderek yaşlandığını söylüyor. Rakamların arkasındaki yapısal sorunu işaret ediyor: “Yaşlı nüfusun hem sayısı hem de toplam nüfus içindeki payı artmaya devam edecek. Bu veriler, ülkemizin yakın gelecekte sosyal güvenlik, sağlık altyapısı ve iş gücü piyasası gibi alanlarda köklü reformlara ihtiyaç duyacağını açıkça gösteriyor.”
OECD verilerine göre, Türkiye’de yaşlı nüfusun artmasıyla birlikte hipertansiyon, kalp yetmezliği, diyabet, kanserler, osteoporoz, demans ve Alzheimer gibi hastalıkların görülme sıklığı artıyor. Sağlık sisteminin gelecekteki en önemli yüklerinden biri çoklu kronik hastalıklara sahip yaşlı bireylerin bakım ihtiyacı olacak. 2024 TÜİK verileri ise ölümlerin yüzde 36’sının dolaşım sistemi hastalıklarından kaynaklandığını gösteriyor.
Bilimsel araştırmaların ‘uygun koşullar altında’ yapılması ve ‘belirli bir biyolojik yatkınlık’ sayesinde bazı bireylerin 110-120 yıl arasında yaşayabileceğini öngördüğünü belirten Tufan, üst sınırın 80-100 yıl arasında kalacağını anlatıyor. Tufan ayrıca uyarıda bulunuyor: “Uzun ömür bilimi adıyla pazarlanan yeni bir akım var. Literatürde böyle bir bilim dalı bulunmuyor. Konu yaşlılık ve yaşlanma olunca, insanları sahte bilimle yanıltmaya çalışanların sayısı hızla artıyor.”
Demografik veriler incelendiğinde kadınların, erkeklere kıyasla daha uzun bir yaşam sürdüğü ortaya çıkıyor. Tufan’a göre bunun nedenleri; östrojen hormonunun belirli hastalıklara karşı sağladığı potansiyel koruyucu etkisinin yanı sıra kadınların sağlık konusunda daha bilinçli olmaları ve riskli davranışlardan kaçınma eğilimleri yer alıyor. Erkekler arasında ise sigara kullanımına bağlı kanser vakaları, alkol kaynaklı rahatsızlıklar, kazalar ve intihar gibi nedenlerle gerçekleşen ölümlere daha sık rastlanıyor.
Medeni durum ile yaşam beklentisi arasında da kayda değer bir korelasyon mevcut. İstatistiksel veriler en uzun yaşam süresine evli bireylerin sahip olduğunu, onları sırasıyla bekarların, eşini kaybetmiş kişilerin ve boşanmış bireylerin takip ettiğini gösteriyor. Bunun nedenleri; kriz anlarında eş desteğine güvenme, yalnız kalmama ve duygusal paylaşımlarda bulunabilme ile açıklanıyor. Benzer şekilde, eğitim ve öğretim düzeyinin yükselmesi de uzun bir ömür sürme olasılığını artırıyor. Sosyo-ekonomik kazanımlar, bireyin hem zihinsel hem de fiziksel sağlığı üzerinde olumlu bir etki yaratıyor.
Tamam, sosyalleşme insana iyi geliyor ama içinde sosyalleştiğimiz modern şehir yaşamı 120 yıl ömre izin veriyor mu? The Gerontologist’in 2025’teki raporuna göre, dünyada en uzun yaşanan ülkeler sıralamasında tablo şöyle: Hong Kong (85.6), Japonya (84.8), İsviçre ve İsveç (83). Bu ülkelerin ortak özellikleri evrensel sağlık sistemi, düşük suç oranı, güçlü sosyal güvenlik ağları ve işlenmiş gıdadan uzak bir beslenme kültürü.
National Geographic adına araştırmalar yürüten Dan Buettner’in Mavi Bölgeler dediği yerlerde - Sardunya, Okinawa, Kosta Rika’nın Nicoya Yarımadası, Yunanistan’ın İkaria adası ve Loma Linda, Kaliforniya - ortak paydalar şaşırtıcı derecede basit: Meyve, sebze ve baklagil ağırlıklı beslenme; düzenli ama zorlamayan fiziksel aktivite; güçlü aile ve topluluk bağları; Japonların ikigai dediği yaşam amacı duygusu.
Fonksiyonel Tıp Uzmanı Dr. Mehmet Portakal, ‘şehir tipi yaşlanma sendromu’ndan bahsediyor. Ona göre, modern şehir yaşamı insanı en çok üç yerden yaşlandırıyor; sinir sistemi, metabolizma ve kas-iskelet sistemi. Bugün insan bedeni hala doğaya, güneşe, harekete, temiz besine, sosyal bağa ve ritme göre çalışıyor. Ama modern şehir insanı sabahları gün ışığı görmeden uyanıyor, gün boyu ekran ışığına maruz kalıyor, oturarak çalışıyor, stresle besleniyor, gece geç yatıyor ve çoğu zaman gerçekten dinlenemiyor. Bunun biyolojik karşılığı ise şu oluyor: Kronik stres, kortizol yüksekliği, düşük dereceli inflamasyon, insülin direnci, uyku bozukluğu ve mitokondri yorgunluğu. Zihin tarafında ise bu durum; anksiyete, panik ataklar, iç huzursuzluğu, sürekli tetikte hissetme hali ve duygusal tükenmişlik olarak karşımıza çıkabiliyor. Çünkü beden uzun süre ‘hayatta kalma modu’nda kaldığında sinir sistemi artık dinlenmeyi unutabiliyor. Modern şehir yaşamı, biyolojik yaşınızı kronolojik yaşınızdan 10-15 yıl daha ileriye taşıyabiliyor. İnsan hayatta kalmaya çalışırken de yavaş yavaş yaşlanıyor.
Dr. Portakal, günümüzde herkesin ortak şikayeti olan genç yaşta tükenmişlik, kronik yorgunluk ve beyin sisi gibi sorunların artışını da bu duruma bağlıyor. “Bugünün yorgunluğu sıradan bir yorgunluk değil. İnsanlar çok çalıştığı için değil, toparlanamadığı için yorgun çünkü sinir sistemi gece bile nöbet tutuyor. İnsan sadece bedenen değil; anlam kaybıyla, yalnızlıkla, sürekli kıyaslanmayla ve bitmeyen yetişme telaşıyla tükeniyor” diye özetliyor. Ona göre, sabah dinlenmemiş uyanmak, kahvesiz kendine gelememek, öğleden sonra çöküş yaşamak, sürekli tatlı yemek istemek, odaklanamamak ve bağırsak düzensizliği vücudun küçük alarm sinyalleri. Sorun şu ki modern insan bu sinyalleri ‘normal’ kabul ediyor. Yine de modern dünyada longevity’nin mümkün olduğunu söyleyen Dr. Mehmet Portakal, bunun bilinçli bir strateji gerektirdiğini anlatıyor ve ekliyor: “Çevremiz bizi sağlıklı tutacak şekilde değil, bizi uyaracak, tüketecek, oturtacak, hızlandıracak ve yoracak şekilde tasarlanmış.”
Longevity’nin en yanlış anlaşılan kısmının pahalı serumlar, supplement’ler, cihazlar ve lüks klinikler sanılmasından şikayet eden Dr. Portakal, “Longevity’nin en güçlü temellerinin büyük kısmı ücretsiz. Gün ışığı almak, yürümek, kasları çalıştırmak, erken uyumak, kaliteli protein almak, işlenmiş gıdayı azaltmak, nefes egzersizi yapmak, sosyal bağları güçlendirmek, doğayla temas etmek. Longevity aslında geleceğe yapılan günlük küçük yatırımların toplamı” diye ekliyor.Ancak kliniklerin kişinin özel haritasını çıkarma konusunda yardımcı olabileceğini, vücuttaki eksiklikleri belirleyebileceğini, hangi egzersiz ve beslenme şeklinin daha fazla fayda sağlayabileceğini ortaya çıkarabileceğini de sözlerine ekiyor. Portakal’a göre, “Biyoloji bozuksa, en pahalı protokol bile zayıf kalıyor.” Bir başka yanlışın ise longevity’nin ‘genç görünme takıntısı’ sanılması olduğunu söylüyor. Longevity’nin estetikten önce fonksiyon olduğunu ifade ediyor. Longevity ile hayatımıza giren bir başka kelime de biohacking. Kırmızı ışık terapisi ve soğuk terapi gibi uygulamalarla vücudun doğal biyolojik süreçlerini bilinçli şekilde değiştirerek onu daha verimli ve dayanıklı hale getirmek. Bu popüler kelimenin altının bazen dolu bazen de boş olduğunu belirten Dr. Portakal, “Gerçek biohacking, sosyal medyada gördüğümüz her şeyi denemek değil. Bedenden veri alıp doğru strateji geliştirmek. Bilimsel zemini olan uygulamalar arasında direnç egzersizi, zone 2 aerobik antrenman, uyku optimizasyonu, glukoz takibi, stres yönetimi, nefes ve metabolik esneklik çalışmaları var” diyor.
Türkiye’nin gerçekleri ve uzmanların anlattıkları, yazının başlığına henüz net bir cevap veremiyor. Yaşlanmayı çözmek, insanlığın tüm sorunlarını ortadan kaldırmayacak. Gelecekte asıl mesele insanların adil ve sağlıklı bir toplumda nasıl yaşayacağı olacak. Tufan’ın dediği gibi: “Tıbbi, teknolojik, sosyal ve ekonomik gelişmeler yaşam koşullarımızı iyileştirmeye devam ettiği ve yeni tehditler ortaya çıkmadığı sürece yaşam süresi uzamaya devam edecek.”
Gılgamış evine elleri boş döndü. Ama o dönemden bu yana insan türü enfeksiyonlara karşı antibiyotik, kansere karşı kemoterapi ve immünoterapi geliştirdi. İnsanlık tarihinin en büyük kumarı bu aralar longevity üzerinde oynanıyor. Kazananların kim olacağını belirleyen şey, büyük ihtimalle bilim değil erişim.
Longevity'nin Yeni Dili Peptitler
Peptitler, longevity dünyasında en çok konuşulan moleküllerden biri. Mehmet Portakal, bunun nedenlerini şöyle sıralıyor: Laboratuvarda sentezlemek, saflaştırmak ve stabil hale getirmek daha ucuz ve erişilebilir hale geldi. Giyilebilir cihazlar ve sağlık teknolojileri sayesinde insanlar vücut verilerini anlık olarak takip edebiliyor. Bu da sağlık ve performansı iyileştirme isteğini artırıyor. Peptitler, belirli biyolojik süreçleri hedefleyerek bu optimizasyon arayışında ilgi gören araçlardan biri olarak öne çıkıyor. Tıp artık sadece hastalığı tedavi etmekle değil, hücresel yaşlanmayı yavaşlatmakla ilgileniyor. Artık hastalık tedavisi değil, biyolojik rezervi koruma ile ilgileniyorlar. Ancak bir molekülün popüler olması, onun güvenli veya herkes için uygun olduğu anlamına gelmiyor.
Peki nedir bu peptitler?
İki veya daha fazla amino asidin peptit bağıyla bir araya gelmesiyle oluşan kısa protein zincirlerine peptit deniyor. Proteinlerden farkları, boyutları. Proteinler yüzlerce, binlerce amino asitten oluşurken peptitler çok daha kısa ve hedefe yönelik yapılar. Portakal’a göre, bu kısalık onlara büyük bir avantaj sağlıyor. Hücre reseptörlerine çok spesifik bağlanabiliyorlar, yani beden içinde adeta anahtarın kilide oturması gibi çalışıyorlar. Vücudumuz zaten onlarca peptit üretiyor. Beden dili aslında büyük ölçüde peptit dili. Ancak longevity alanında kullanılan terapötik peptitler, ya bu doğal sinyalleri taklit ediyor ya da onların salgılanmasını uyarıyor. Peptit araştırmaları ikiye ayrılıyor: Mekanizma netliği yüksek olanlar ve klinik kanıt olgunluğu yüksek olanlar. Bu ikisi her zaman örtüşmüyor.
BPC-157: Tendon, kas, bağ dokusu ve sinir onarımı üzerindeki etkileri nedeniyle fizik tedavi ve rehabilitasyon alanında dikkat çekiyor. Hayvan modellerinde güçlü bulgular var ama insan klinik çalışmaları yeterince olgun değil.
TB-500 (Thymosin Beta-4): Doku onarımı ve inflamasyon regülasyonunda rol oynuyor. Özellikle kas ve tendon yaralanmalarında, spor hekimliği literatüründe ilgi çekici ama klinik onayı henüz sınırlı.
GHK-Cu (Bakır Peptit): Cilt, yara iyileşmesi ve nöroproteksiyon açısından araştırılıyor. Doz, uygulama yolu ve uzun dönem güvenliği hala tartışılıyor.
Büyüme Hormonu Sekretogogları (SermorelIn, Ipamorelin, CJC-1295): Longevity protokollerinde kas kütlesinin korunması, yağ metabolizması ve uyku kalitesi üzerine kullanımları artıyor. Ancak endokrinolojik değerlendirme şart.
Epithalon: Telomer uzunluğu ve hücresel yaşlanma üzerine etkileriyle epigenetik longevity araştırmalarında yer alıyor. Veriler henüz erken aşamada ve çoğu çalışma hayvan modellerine dayanıyor. Ancak mekanizma teorisi son derece ilgi çekici.
Portakal, “Evet, altında bilim var. Mekanizma güçlü, hayvan verileri umut verici, ama insan klinik çalışmaları çoğu peptit için henüz yolun başında. Peptitler, belirli kişilerde belirli hedefler için kullanılabilecek hassas araçlar” diyor. Biyoloji, parmak izi gibi. Özellikle kanser, otoimmün hastalıklar, kontrolsüz hipertansiyon, insülin direnci, hamilelik ve emzirme dönemi, böbrek ve karaciğer yetmezliği, belirli kardiyak ritim bozukluklarına dikkat edilmeli. Ona göre, protokol şöyle olmalı: Kapsamlı biyobelirteç analizi, sistem bazlı klinik değerlendirme, varsa endikasyon tespiti, protokol tasarımı, başlangıç dozlaması ve düzenli takip. Senolitik peptitler, yani ‘zombi hücreleri’ hedefleyen yaklaşımların ve epigenetik yeniden programlama peptitlerinin önümüzdeki 10 yılın en heyecan verici araştırma alanları olmaya devam edeceğini sözlerine ekliyor.
25 yıldır sağlık, wellness, güzellik ve lifestyle üzerine yazılar yazıyor. Kariyerine televizyon muhabirliği ile başladı. Gazete muhabirliği, editörlüğü ve köşe yazarlığının ardından kendi mecrasında dijital yayıncılık yaptı. Bitmeyen merakı, her gün bir şeyler öğrenme hevesi ve yazma tutkusuyla şimdilerde WIRED Türkiye Yazı İşleri Müdürü olarak keşfetmeye devam ediyor.