Prof. Dr. Fatma Yeşim Ekinci
Dijital Dönüşüm
21 Ekim 2026 15:45

Sürdürülebilir Alışverişin Algoritması

Bir gıda ürününün ‘organik’, ‘çevre dostu ve ‘yerel’ etiketi bulunması ya da ‘az ambalajlı’ olması sürdürülebilir alışverişin garantisi değil.

Sürdürülebilir Alışverişin Algoritması

Sürdürülebilir Alışverişin Algoritması

Haberlerimizi Google'da Takip Edin

Tıklayın, gelişmelerden anında haberdar olmak için tercih edilen kaynaklarınıza ekleyin.

Google

Sürdürülebilir gıda yalnızca bir çevre meselesi değil. Bir gıda sisteminin kaynakları koruması, ekonomik anlamda devam edebilir olması ve insanlara fayda sağlaması gerekir. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, sürdürülebilir tarım ve gıdayı çevresel, ekonomik ve sosyal boyutlarıyla tanımlıyor; sosyal boyutun içine hakkaniyeti, sağlığı ve beslenmeyi de yerleştiriyor. Herkese aynı ürünü sunmak eşitlik açısından yeterli görünebilir ancak o ürüne ekonomik veya fiziksel olarak erişim toplumun farklı kesimleri arasında büyük ölçüde değişiyorsa, gerçek anlamda adil bir erişimden söz etmek zorlaşır. Sürdürülebilirlik tartışmasının sosyal boyutunda yalnızca ürün değil, kimin o ürüne erişebildiği de önemli.


Market alışverişinde tüketici açısından en etkili başlangıç, ihtiyacı kadar gıda ürünü almak ve bunu tüketmek olmalı. Bir gıdayı çöpe attığımızda üretiminde kullanılan suyu, toprağı, enerjiyi ve emeği de kaybediyoruz. Ürünün üzerindeki Son Tüketim Tarihi (STT) ile Tavsiye Edilen Tüketim Tarihi terimleri birbiriyle karıştırılıyor. STT, mikrobiyolojik açıdan kolay bozulabilen ve böylece sağlık riski yaratabilecek ürünlerde gıda güvenliğiyle ilişkilidir. TETT ise ürünün beklenen tat, aroma, doku gibi kalite özelliklerini hangi süre boyunca koruduğunu ifade eder. Bu ayrımın doğru anlaşılması hem gıda güvenliği hem de gereksiz gıda israfının önlenmesi açısından önemli.


Ayrıca ambalajın üzerindeki organik, doğal, fit, geleneksel, çevre dostu veya benzeri ifadeler ürünün tamamı için sağlık, kalite veya sürdürülebilirlik garantisi anlamına gelmiyor. Ambalajın ön yüzü büyük ölçüde iletişim ve pazarlama alanıdır; bilinçli karar için içindekiler listesi, besin değerleri, tüketim tarihi ve doğrulanabilir diğer bilgiler birlikte değerlendirilmeli. Her tüketiciden ürünün tüm yaşam döngüsünü, üretimde kullanılan su miktarını veya tedarik zincirinin çevresel performansını araştırmasını beklemek de gerçekçi değil. Bu nedenle sürdürülebilir seçimlerin kolaylaşması, yalnızca bireysel bilinçle değil; açık bilgi, güvenilir etiketleme, izlenebilirlik ve erişilebilir seçeneklerin geliştirilmesiyle mümkün olabilir.


Kısacası, sürdürülebilir alışveriş her zaman daha pahalı, daha niş veya üzerinde daha fazla ‘yeşil’ ifade bulunan ürünü seçmek anlamına gelmiyor. Çoğu zaman en sürdürülebilir gıda, gerçekten ihtiyaç duyduğumuz, doğru sakladığımız ve sonunda tükettiğimiz gıdadır.


Türkiye’de bir tüketici markete gittiğinde belirli bir ölçüde sürdürülebilir gıda alışverişi yapabilir. Mevsiminde ürün seçmek, ihtiyacından fazla satın almamak, bakliyat ve tahıllara beslenmede daha fazla yer vermek, benzer ürünlerin besin değerlerini karşılaştırmak, gıdayı doğru saklamak ve gereksiz ambalajdan kaçınmak hem çevresel etkiyi hem de gıda israfını azaltabilecek anlamlı tercihler.


Ancak sürdürülebilirliğin önemli bir bölümü market rafında görünmüyor. Bir domatesin hangi sulama sistemiyle yetiştirildiğini, üretimde ne kadar su ve enerji kullanıldığını, tarladan satış noktasına kadar ne kadar ürün kaybedildiğini veya soğuk zincirin nasıl işletildiğini tüketici çoğu zaman bilmiyor. Benzer biçimde, üreticinin hangi koşullarda üretim yaptığı veya ürünün tedarik zinciri boyunca nasıl bir çevresel performans gösterdiği de ambalajdan kolayca anlaşılmıyor. Ürün yalnızca belirli gelir gruplarının düzenli olarak satın alabileceği bir fiyat düzeyindeyse, sürdürülebilirliğin sosyal boyutu eksik kalır. Gerçek dönüşüm; üretim, perakende, kamu politikası ve bilgi altyapısının birbirini desteklemesiyle mümkün.


Sürdürülebilir bir gıda alışverişi için sadece tüketicinin iyi niyeti yeterli değil. Üreticinin kullandığı sulama teknolojisi, tarımsal üretim koşulları, perakendecinin tedarik kriterleri, soğuk zincirin verimliliği, ambalaj tercihleri veya üretim ve satış aşamalarındaki gıda kayıpları bunların başında geliyor. Uluslararası uygulamalarda bu nedenle sorumluluğun yalnızca tüketiciye bırakılmadığı modeller görüyoruz. Birleşik Krallık’ta gıda kaybı ve israfı konusunda kullanılan ‘Target-Measure-Act/ Hedef koy-Ölç-Harekete geç’ yaklaşımı iyi bir örnek. Temel mantık, işletmelerin önce ne kadar gıda kaybettiklerini ölçmeleri, ardından azaltım hedefleri belirlemeleri ve performanslarını düzenli olarak izlemeleri. Burada amaç sorumluluğu sistem içinde daha dengeli dağıtmak olmalı.


Gıda etiketi okumak sürdürülebilir gıda alışverişinin bir ayağı. Çoğumuz etikete bakıyoruz; ancak bilgileri her zaman sistematik ve karşılaştırmalı biçimde değerlendirmiyoruz. İçindekiler listesi, alerjen bilgileri, besin değerleri, tüketim tarihi ve saklama koşulları birlikte değerlendirilmeli. Benzer ürünleri karşılaştırırken özellikle 100 gram veya 100 mililitre başına verilen değerler daha sağlıklı bir karşılaştırma zemini sağlar. Karşılaştırmayı aynı ürün kategorisi içinde yapmak da önemli. Örneğin iki yoğurdu protein, yağ veya şeker içeriği açısından karşılaştırmak anlamlıdır. Buna karşılık farklı beslenme işlevlerine sahip iki ürünü yalnızca tek bir besin öğesi üzerinden karşılaştırmak yanıltıcı olabilir. ‘İçindekiler listesi uzunsa ürün kötüdür’ veya ‘E kodu varsa zararlıdır’ gibi genellemeler bilimsel değildir. Çok teknik veya karmaşık bir etiket, teorik olarak bilgi sunarken pratikte tüketicinin karar vermesini kolaylaştırmayabilir.


Türkiye açısından da ön yüz bilgilendirmesi gibi araçlar değerlendirilirken ülkenin beslenme alışkanlıkları, halk sağlığı öncelikleri, mevcut gıda mevzuatı, tüketici davranışları ve bilimsel verileri dikkate alınmalı. Burada amaç herhangi bir uluslararası modeli doğrudan aktarmak değil; farklı uygulamalardan elde edilen deneyimleri Türkiye’nin kendi ihtiyaçları doğrultusunda değerlendirmek olmalı.


Bir gıdanın çevresel etkisini yalnızca ambalaj üzerinden değerlendirmek büyük resmi kaçırmaya yol açabilir. Ambalajın temel işlevi, gıdayı korumak ve güvenli biçimde tüketiciye ulaştırmak. Eğer bir ambalaj ürünün raf ömrünü uzatıyor, fiziksel veya mikrobiyolojik bozulmayı azaltıyor ve gıdanın çöpe gitmesini önlüyorsa, kullandığı malzeme ile önlediği gıda kaybını birlikte değerlendirmek gerekir. Çevresel açıdan iyi ambalaj, mutlaka en az malzeme kullanan ambalaj demek değildir; ürünün korunmasını sağlarken gereksiz kaynak kullanımını sınırlayan ve kullanım sonrasında mümkün olduğunca yeniden ekonomik döngüye kazandırılabilen ambalajdır.


Avrupa Birliği’nde 12 Ağustos 2026’dan itibaren uygulanmaya başlayan yeni kurallar; ambalajın azaltılması, yeniden kullanım ve geri kazanım olanaklarının artırılması ve tüketicinin ayrıştırma konusunda daha açık bilgilendirilmesi gibi başlıkları birlikte ele alıyor.

Türkiye’de de belirli içecek ambalajlarını kapsayan Depozito Yönetim Sistemi, tüketim sonrası ambalajların yeniden sisteme kazandırılması açısından bu dönüşümün somut araçlarından biri.


Bir ürünün ‘yerel’ özelliği, tek başına yeterli değil. Enerji yoğun bir sera sisteminde veya yüksek su girdisiyle üretilen yakın mesafedeki bir ürün, doğal olarak uygun iklim koşullarında yetiştirilen ve verimli bir lojistik sistemiyle taşınan başka bir üründen bazı çevresel göstergelerde daha yüksek etkiye sahip olabilir. Bu noktada ‘food miles’, yani gıdanın katettiği mesafe, tek başına yeterli bir ölçüt değil. Özellikle hava yoluyla taşınan hassas ve çabuk bozulan ürünlerde lojistiğin çevresel etkisi belirgin biçimde artabiliyor.


Sürdürülebilir gıdadan bahsederken Greenwashing kavramına da değinmek gerekiyor. Bir ürün ‘çevre dostu’ olarak tanımlanıyorsa, bunun hangi çevresel göstergeye dayandığını bilmek gerekir. Greenwashing’in önemli göstergelerinden biri, iddianın kapsamı ile sunulan kanıt arasındaki orantısızlıktır. Türkiye’de bu konuda mevcut bir düzenleyici çerçeve bulunuyor. Ticaret Bakanlığı’nın çevreye ilişkin beyanlar içeren reklamlara yönelik kılavuzu; genel çevresel ifadelerin tüketicide belirsizlik oluşturacak veya ürünün çevresel performansı hakkında olduğundan daha geniş bir izlenim yaratacak biçimde kullanılmaması gerektiğini ortaya koyuyor.


Yakın gelecekte dijital ürün pasaportları veya QR kodları tüketicinin satın alma kararlarını değiştirebilir. Ama burada belirleyiciler; kodun arkasındaki verinin güvenilirliği, standardizasyonu ve doğrulanabilirliği. Bir QR kodunu okuttuğunuzda yalnızca markanın hazırladığı bir tanıtım içeriğine ulaşıyorsanız, bu gerçek bir izlenebilirlik sistemi değildir. Ürünün üretim yeri, parti bilgisi, üretici, sertifikalar, alerjenler, gerektiğinde analiz sonuçları veya geri çağırma bilgileri gibi verilerin güvenilir sunulması gerekir. Türkiye açısından özellikle bal, zeytinyağı, et ve su ürünleri ile coğrafi işaretli veya yüksek katma değerli ürünlerde dijital izlenebilirliğin önemli bir potansiyeli olduğunu düşünüyorum. Avrupa Birliği’nin Digital Product Passport yaklaşımı son dönemde sık gündeme geliyor ama gıda ve yemi açık biçimde kapsam dışında bırakıyor.


Yapay zekanın sürdürülebilir gıda seçimleri konusunda tüketiciye yardımcı olabileceğini düşünüyorum. En önemli potansiyeli, bilgi karmaşıklığını azaltmak. Örneğin, gelecekte iki ürünün barkodlarını okutup, ‘Hangisi benim bütçeme, beslenme ihtiyaçlarıma ve sürdürülebilirlik tercihlerime daha uygun?’ diye sormak gerçekçi bir kullanım senaryosu. Ancak bu potansiyelin gerçekleşmesi için temel koşul yapay zekadan önce güvenilir veri altyapısının kurulmasıdır. Bir şirket ürününü çevre dostu olarak tanımlıyor ve sistem bu ifadeyi herhangi bir doğrulama olmadan gerçek kabul ediyorsa, yapay zeka greenwashing sorununu çözmek yerine yeniden üretebilir. Burada kritik nokta, yapay zekayı tek başına bir çözüm olarak değil, güvenilir veri ve güçlü kurumsal altyapıyı tamamlayan bir teknoloji olarak konumlandırmak.


İyi bir gıda sistemi, insan sağlığını, doğal kaynakların korunmasını, üreticinin devamlılığını ve gıdaya adil erişimi birlikte gözetebildiği ölçüde gerçekten sürdürülebilir hale gelir.


Yeditepe Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölüm Başkanı

Prof. Dr. Fatma Yeşim Ekinci

DAHA FAZLASI

Veri Merkezlerinin Yeni Bir Halkla İlişkiler Planı Var: Çocuğunuzun Okul Gezisi

Tepki dalgasının ortasında, sektör dostu bazı gruplar gençleri kendilerine çekmek için yaratıcı ve zaman içinde kendini kanıtlamış stratejiler uyguluyor.

Veri Taşıyan Kablolar, Sarsıntıyı da Kaydediyor

İnterneti taşıyan fiberoptik kablolar, depremlerin izlerini de kaydediyor. İstanbul’da yapılan araştırma ise trafik titreşimlerinin deprem dalgalarındaki etkisini ortaya koyuyor.

Arşivcinin Yeni Mesaisi: Yapay Zekanın Hatalarını Bulmak

Yapay zeka arşivlerde ses kayıtlarını yazıya döküyor, belgeleri sınıflandırıyor ve katalog bilgileri üretiyor. Yeni bir araştırmaya göre bu dönüşüm, çalışanları ortadan kaldırmaktan çok onların görevlerini yeniden düzenliyor.

İş Dünyasında Hibrit Yazılım Çağı

Şirketler yazılımlarını uzaktaki veri merkezlerinden kullanırken hızlı karar gerektiren işlemleri verinin üretildiği yerde yapabiliyor. Bulut ve uç bilişim yatırımları büyürken mevcut kurumsal yazılımları bu yeni servislere bağlamak da dönüşümün önemli bir parçası konumunda.