Görünmez İkinci Bir Kent
İstanbul’da, ayaklarımızın altında, Bizans sarnıçlarından fiber optik kablolara uzanan, milyonlarca insanın yaşamını sessizce sırtlayan ‘görünmez bir ikinci kent’ var.
Fotoğraf: serts / gettyimages (yapay zeka ile düzenlenmiştir.)
İstanbul’un hikayesini yalnızca yüzeyde aramak, şehrin önemli bir bölümünü gözden kaçırmak anlamına geliyor. Çünkü İstanbul’un görünmeyen yüzü görünenden daha eski. Tarih kitapları İstanbul’da ilk yerleşik yaşamın 400 bin yıl öncesinde Yarımburgaz Mağaraları’nda başladığını gösterse de Marmaray ve metro projeleri için Yenikapı’da yapılan kazılar daha yakın. Theodosius Limanı’nın kalıntıları, 37 batık gemi ve yaklaşık 8 bin 500 yıllık Neolitik buluntular, bugün metro trenlerinin geçtiği yerde aslında ilk şehir hayatının başlangıcını gösteriyor.
Aynı katmanlarda bugün İstanbul’un ve insanların yaşamını sürdürebilmesini sağlayan sistemler yer alıyor. İçme suyu ve kanalizasyon şebekeleri, doğalgaz ve elektrik hatları, telekomünikasyon altyapısı ve çeşitli sistemler şehrin altında farklı derinliklerde birbirine yakın biçimde uzanıyor.
İstanbul Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nden Prof. Dr. Aliye Ahu Gülümser, İstanbul’un bu çok katmanlı yapısını uzun süredir şehir planlama perspektifinden inceliyor. Gülümser, bu dünyayı yalnızca altyapıdan oluşan bir boşluk olarak değil, geçmişle geleceğin aynı anda yaşadığı “görünmez ikinci bir kent” olarak tanımlıyor.
Gülümser’in tarif ettiği ikinci kent, yüzeydeki kadar karmaşık. Ona göre Bizans sarnıçlarından fiber optik kablolara uzanan bu katmanda içme suyu ve kanalizasyon şebekeleri, elektrik, doğalgaz ve telekomünikasyon hatları, metro tünelleri, tarihi sarnıçlar ve arkeolojik kalıntılar; yeraltı suları, eski dere yatakları ve jeolojik yapıyla iç içe geçmiş durumda. Burada ‘iç içe’ ifadesine odaklanmakta fayda var. Çünkü bu sistemlerin hiçbiri tamamen kendi başına çalışmıyor. Birinin hareketi, arızası veya değişimi diğerini etkileyebiliyor.
İstanbul’un altının büyüklüğünü anlamak için verilere göz atmak gerekiyor. İSKİ verilerine göre İstanbul genelinde yaklaşık 23 bin kilometrelik içme suyu şebekesi var. Atık su şebekesi yaklaşık 18 bin 500 kilometreye ulaşıyor. Bunlara su ve atık su tünelleri, depolar, pompa istasyonları ve arıtma sistemleri eklendiğinde yalnızca borulardan ziyade tüm sistemin kapladığı alanı hayal gücünüze bırakabilirsiniz.
Örneğin Kağıthane-Bahçelievler-Sefaköy İçme Suyu Tüneli yaklaşık 20.6 kilometre uzunluğunda ve 4 metre çapında. Yani bu kentin altında kilometreler boyunca uzanan bir sistem ağı var.
Aynı durum doğalgaz ve elektrik için de geçerli. İstanbul’un doğalgaz dağıtım şebekesi 25 bin kilometreyi aşarken elektrik dağıtımında BEDAŞ ve AYEDAŞ’ın (İstanbul elektrik dağıtım şirketleri) işlettiği hatların toplam uzunluğu on binlerce kilometreyi buluyor.
Bir de tabii ki internet tarafı var. BTK’nın Elektronik Haberleşme Sektörüne İlişkin İl Bazlı Yıllık İstatistik Bülteni’ne göre 2025 yılı sonunda İstanbul’da fiber optik kablo uzunluğu 108 bin 656 kilometreye ulaştı.
Yeraltında büyük bir alan kaplayan bölümlerden biri de ulaşım sistemleri. Metro, Marmaray ve diğer raylı sistemlerin tünelleri yalnızca trenleri barındırmıyor. İstanbul'daki toplam metro ağı 247,7 kilometre uzunluğundayken 164 istasyondan oluşuyor. İstasyonlar, havalandırma sistemleri, enerji merkezleri, yürüyen merdivenler, acil çıkışlar ve servis alanları da düşünüldüğünde sanki yerin altında farklı bir şehir varmış gibi akılda canlanıyor.
İstanbul’un yeraltındaki sistemler genellikle birbirine bağımlı. Su pompalarının çalışması elektriğe, altyapının izlenmesi iletişim sistemlerine, metro operasyonları enerji ve haberleşme altyapısına bağlı. Bir noktadaki kazı veya zemin hareketi aynı koridordan geçen başka bir hattı etkileyebiliyor ve şehir genişledikçe, kalabalıklaştıkça sistemler de büyüyor.
Gülümser’in verdiği basit örnek, bu karmaşıklığı anlatmaya yetiyor: “Sızdıran bir su borusu zemini ve çevresindeki bitki köklerini etkileyebilir ve kökler bazı hatlara ulaşarak tıkanmalara veya hasara neden olabilir.” Bu nedenle ona göre İstanbul’un asıl kırılganlığı tek tek altyapıların dayanıklılığından çok, birbirlerine nasıl bağlandıklarıyla ilgili. “Temel soru, hangi sistemlerin bağımsız olduğu değil, hangi bağımlılık ilişkileriyle birbirine bağlandığıdır” diyor.
Bu bağlantı, büyük bir deprem senaryosunda daha da kritik hale geliyor. Normal koşullarda ayrı ayrı çalışan elektrik, su, doğalgaz, iletişim ve ulaşım sistemleri aynı anda hasar gördüğünde zincirleme etkiler ortaya çıkabilir. Zemin hareketi bir su borusunu kırarken aynı bölgede elektrik veya iletişim hatlarının zarar görmesi, onarım sürecini daha da karmaşıklaştırabilir. Elektrik kesintisi pompaları etkileyebilir; iletişim altyapısındaki hasar arızaların tespitini ve müdahaleyi zorlaştırabilir.
Peki, bütün bu sistemlerin nerede olduğunu gerçekten biliyor muyuz? Gülümser’in dikkat çektiği noktalardan biri, İstanbul’un yeraltındaki bütün sistemleri tek bir haritada gösteren eksiksiz ve sürekli güncellenen bir envanterin bulunmaması.
Bu noktadaki sorun ise Gülümser’e göre teknoloji eksikliğinden çok kurumlar arasındaki veri paylaşımı ve koordinasyon yetersizliği. Yapay zeka, dijital ikizler, sensör ağları ve SCADA (Merkezi Denetleme Kontrol ve Veri Toplama Sistemi) gibi teknolojilerin bakım süreçlerini öngörülü hale getirebileceğini söylüyor ve asıl ihtiyaç ona göre verilerin ortak bir sistemde buluşacak üç boyutlu yer altı planlaması.
Tam bu noktada yapay zeka ve dijital ikiz teknolojileri devreye girebilir. Gülümser’e göre yapay zekanın en önemli kullanım alanlarından biri, farklı kaynaklardan gelen büyük miktardaki veriyi analiz ederek altyapı için öngörü üretmek. Borulardaki basınç, su kaçakları, zemin hareketleri, titreşimler ve yapısal deformasyonlar sürekli izlenebilir. SCADA sistemleri kritik altyapıların gerçek zamanlı takibini sağlayabilir. Dijital ikiz teknolojisi ise bütün bu verileri kentin sanal bir modelinde bir araya getirerek farklı senaryoların önceden denenmesine imkan tanıyabilir.
Borunun yaşı ve malzemesi, zeminin özellikleri, kullanım yoğunluğu ve geçmiş arıza kayıtları birlikte değerlendirildiğinde belirli bir hattın arızalanma ihtimali tahmin edilebilir. Böylece bakım çalışmaları yalnızca bir boru patladıktan veya sistem çöktükten sonra yapılmak yerine, risk ortaya çıkmadan önce planlanabilir. Kaynaklar da en kritik noktalara yönlendirilebilir.
İstanbul’un yeraltına değiniyoruz ancak yalnızca teknolojiden bahsetmek yeterli olmaz. İBB’nin Yer Altı Kültür Varlıkları Envanteri, kentte 695’i tescilli, 203’ü öneri olmak üzere toplam 898 yeraltı kültür varlığını kayıt altına alıyor. Sarnıçlar, kuyular, su kanalları, mahzenler ve diğer tarihi yapılar modern kentin altında yaşamaya devam ediyor. Yerebatan Sarnıcı bunun en bilinen örneklerinden biri olsa da İstanbul’un yeraltındaki tarihi bundan çok daha geniş. Şehrin yeraltında yapılacak her hamle aynı zamanda tarihi yapılarla da karşılaşma ihtimalini doğuruyor.
Şehrin eski dere yatakları da kentin altında varlığını sürdürüyor. Ayamama, Kurbağalıdere, Cendere, Kağıthane ve Dolapdere gibi dereler bugün farklı biçimlerde karşımıza çıksa da geçmişte çok daha geniş su sistemlerinin parçalarıydı. Bazılarının üzeri kapatıldı, bazıları kanallara alındı, bazı vadiler zaman içinde yapılaşmayla dönüştürüldü.
Şöyle dönüp bir baktığınızda aslında İstanbul’un yalnızca gökyüzüne doğru yükselmediğini, yerin altında da yeni katmanlara ev sahipliği yaptığını görebilirsiniz. Her yeni metro tüneli, bina temeli, fiber kablo ve altyapı hattı Gülümser’in deyişiyle ‘görünmez ikinci bir kent’e ekleniyor. Yeraltındaki bu yapıları tanımak, haritalamak ve yönetmek gerekecek. Çünkü İstanbul, yalnızca bizi yeryüzünde misafir etmiyor, yeraltıyla da kendine bağlıyor.
Kendi kurduğu sitelerde finans ve teknoloji içerikleriyle başladığı sektöre WIRED Türkiye editörü olarak devam ediyor. Her şeyi deneyen, vazgeçmeyen girişimci ruh. 4 yıl deneyimli editör. Teknoloji ve bir o kadar da finans meraklısı.