Doğmamış Okçular İçin Orman Düşünmek
Metin Gazoz’un atölyesinde okçuluk, sadece bir hedef tahtasından ibaret değil. Ağaç, rüzgar, nefes, veri, yapay zeka ve nesiller boyu taşınan bilgi. Binlerce yıllık geleneğe sahip okçuluk, bugünün hız çağında uzay teknolojisiyle anlam buluyor.
Fotoğraf: Kutup Dalgakıran
İstanbul’un her köşesinde ve artık günün her saatinde kendini hissettiren trafikten bir anda uzaklaşmayı mümkün kılan bir tesisteyiz. Asfalttan ayrılıp navigasyonun yol göstermekten vazgeçtiği toprak yolda tereddütle ilerliyoruz. Neyse ki Türkiye’ye okçulukta ilk olimpiyat şampiyonluğu kazandıran Mete Gazoz’un babası Metin Gazoz’un, okçuluk eğitimi verdiği tesise ulaşmamız fazla sürmüyor. Sarıyer Ormanları’nın içine ustalıkla gizlenmiş gibi. Ağaçların arasında uzun ve kısa menzilli ok atmaya yetecek kadar bir açıklığın bulunduğu tesis, çok sayıda okçunun antrenman alanı. Tarihi, yaklaşık 70 bin yıl öncesine kadar giden okçuluk geleneği ile uzay bilimi dahil günümüzün yüksek teknolojisinin bu alanda nasıl kullanıldığını konuşmak üzere Metin Gazoz ile buluşuyoruz. Eski milli okçu, antrenör, eğitimci Gazoz’un çalışma ofisinin de bulunduğu ormanla uyumlu ahşap binadan içeri girdiğinizde sizi binlerce ok karşılıyor gibi hissediyorsunuz. Duvarlarında kısa-uzun, işlemeli-sade yüzlerce yay asılı. Raflarda kesici, delici ve yontucu aletler sıralı. Belli ki burada geleneksel bir üretim faaliyeti devam ediyor. Bir başka tarafa bakıyorsunuz, karbon kompozit malzemeler ve alüminyum gövdelerden oluşan oklar. En ilgi çekici olanları da onlar zaten. Bu kez, okçuluğun yeni teknolojilerle uyumunu görüyorsunuz. Ve sohbet kendiliğinden şekilleniyor; kadim bilgi ile yapay zekanın da dahil olduğu yeni teknolojinin dili.
Gazoz, “Okçulukla çocuk yaşta tanıştım. Hatta bir gün attığım ok o kadar uzağa gitti ki; ‘birini mi vurdum acaba’ korkusuyla iki gün evden çıkamadım” diyerek söze giriyor ve bu tecrübenin ardından içini kaplayan heyecandan bir daha kopamadığını söylüyor. Sonrası okçuluk sporuna adanmış bir hayat. O kadar ki en iyi oku yapmak için Anadolu’yu diyar diyar dolaşan bir gezgin bile diyebiliyor kendisine. Sebep, köy evlerinin yapımında kullanılan 150-200 yıllık ağaçlardan çok iyi isabet eden oklar yapılıyor olması. Asırlık ağaç arayışından hiç vazgeçmeyen Gazoz’un bir başka önemli faaliyeti daha var. O da gelecek nesiller için okçuluğa malzeme olacak bir orman kurma vizyonu. Bunun için uygun araziyi bulduğunu ve uygun ağaç türlerini de tespit ettiğini söyleyen Gazoz, “Kamu temsilcileriyle oluşturduğumuz yol haritasını uygulama aşamasındayız. En kısa zamanda tıpkı Osmanlı İmparatorluğu döneminde olduğu gibi bir okluk ormanı kuracağız” diyor. Bütün bunları anlatırken elinde tuttuğu ahşap parçasını göstererek, “Bu, 25 yıllık bir ağaç. Bunu ancak 7-8 yıl sonra ok yapabilirim. Zira bu malzeme ancak 32-33 yılda kurutulup ok yapıldığında en yüksek performansı veriyor. Okçuluğu sadece saniyeden daha kısa sürede atış yapılan bir spor gibi görmek büyük bir hata. Okçuluk binlerce, yüz binlerce atış yapma istikrarını, sabrını göstermek demek. Ama bundan daha çok yüzlerce yıllık hazırlık, binlerce yıllık prensipleri uygulamak demek” diyor.

Metin Gazoz atölyesinde. Fotoğraf: Kutup Dalgakıran
200 yıl sonrasını planlayan Gazoz’a bu kez, “Standart bir mesafeden sürekli tam isabet mi, yoksa daha uzağa atabilmek mi?” diye soruyoruz, hiç duraksamıyor, “Daha uzağa” diyor. Onun için menzil sadece fiziksel mesafeyle değil, insanın kendi sınırını nereye kadar büyütebildiğiyle ilgili. Çünkü Gazoz için hedef, bulunduğunuz andaki beceriyi ölçüyor. Oysa menzil öyle değil, bilinmeyene karşı kurduğunuz ilişkiyi tanımlıyor bir anlamda.Bu cevap, Gazoz’un okçuluğa bakışını ve tüm hayatını özetliyor. Onun için okçuluk hiçbir zaman yalnızca hedefi vurmaktan ibaret olmamış. Mesele, okun yolculuğunu mükemmel kılmak ve bunun için ne gerekiyorsa yapmak. Ne gerekiyorsa kısmı çok geniş bir alan: Malzeme bilimi, veri analitiği, yapay zeka, uzay teknolojisi, spor psikolojisi ve ormancılık. Gazoz, binlerce yıllık prensiplerin günümüzün yüksek teknolojisiyle birleştiğinde anlam kazandığını belirtiyor ve modern olimpik yayların, karbon veya alüminyum-karbon malzemeden üretilen aerodinamik yapıya sahip hassas bir spor ekipmanı olduğunu söylüyor. Bu malzemelerin F-35 savaş uçaklarında, Boeing yapılarında ve NASA projelerinde kullanıldığına dikkat çekiyor. Hatta savunma sanayinde bu teknolojiyle bir milimetre kalınlığında kurşun tutabilen yelek yapıldığını ve okçulukta da aynı malzemelerin kullanıldığını söyleyen Gazoz, “Yay gövdesi için 7000 serisi alüminyum kullanılıyor. Hassas uçuş ve uzay teknolojilerinde tercih edilen bir alaşım. Okların ağırlık merkezi, esneklik katsayısı ve uçuş stabilitesi formüllerle hesaplanıyor. Bazen tungsten devreye giriyor, bazen karbür bazlı malzemeler” diyor.
Okçuluk sporunun ancak tam isabetle puan getirdiğini o yüzden de her sporcu gibi okçuların da mükemmeliyetçi olmaları gerektiğini hatırlatan Gazoz, “Hem teknik hem de malzeme geliştirmek zorundaki okçular sürekli bir inovasyon faaliyeti içindedir. Her okçuda olmasa bile çoğumuzun biraz mucit tarafı da vardır. O yüzden okçuluk camiası inovasyona aşıktır” diye ekliyor. Bu noktada Tükiye’nin dünya okçuluğuna inovatif katkılarına değinen Gazoz, patent tescilleri bulunmadığı için uluslararası literatüre kaydedilmeyen Türk sporculara ait buluşları vurgulamayı ihmal etmiyor. Gazoz’un kendi ürettiği geleneksel yaylar yani akçaağaç, manda boynuzu ve siniri bir araya getirdiği kompozit yapılar, aslında dünyanın bu alandaki ilk örnekleri arasında sayılıyor. Gazoz kendisinin inovatif çalışmalarının ardından sözü, okçulukta teknolojinin ekipman dışında sporcuların hazırlanmasında nasıl kullanıldığına getiriyor. “Oğlum Mete özelinde 2013’ten beri veri topluyoruz. Mesela 4 Temmuz 2016’da saat 13.00’te kaç ok attığını biliyoruz” diyen Gazoz, sadece ok sayısını değil antrenman verilerini, sağlık ölçümlerini, nabız takibini, uyku düzenini ve kondisyon grafiklerini de saklıyor. Altı aylık, dört yıllık, on iki yıllık planlamalar elinde ve tamamı yapay zeka ile işleniyor.
Kamp dışında bile sporcular akıllı saatlerini takıyor, telefonlarıyla senkronize oluyor. Antrenörler uzaktan koşu güzergahlarını, mesafeleri, nabızları takip edebiliyor. Birine “Biraz hızlan, nabzın düşük” deniyor; diğerine “Yavaşla” uyarısı gidiyor. Milli takımda her sporcuya ayrı bir takım gibi bakılıyor. Fizyoterapist, kondisyon uzmanı, psikolog, beslenme uzmanı takımın birer parçası. Burada son teknolojinin yoğun kullanımını “Bilgi güçtür” diyerek onaylayan Gazoz, C-level yöneticilerden ilkokul öğrencilerine kadar çok geniş bir yelpazedeki öğrencilerinden kalan zamanında doğru protokolle okluk ağaçlar ormanı kurmak üzerine çalışıyor. Ziraat mühendislerine, orman işletmelerine danışıyor. Amacı gelecek nesillere en doğru ormanı bırakmak. Böylece hiç tanımadığı bir ustanın, henüz doğmamış bir okçunun en isabetli atışları yapmaya uygun malzemesi olacak. Ve onlar kendisi gibi eski köy evlerinden çıkan, sertleşmiş ahşapların peşine düşmeyecek. Bugünün en ileri teknolojisine sahip F-35’lerle aynı malzemeyi eline alan, her okun uçuşunu veriyle izleyen Gazoz, yüzyıllar sonrası için bugünden fidan dikiyor. Bunlar büyüyecek, ok ve yaya dönüşecek. Bunun ne zaman olacağı da belli değil, o ok ve yayları kimin kullanacağı da. Fakat bu belirsizlik, onu hiç rahatsız etmiyor. Çünkü bazı hedefler bugünü değil gelecek nesilleri kapsıyor.
Antikitenin kadim dillerinden dijitalin kodlarına uzanan disiplinlerarası bir köprüden geçmekte. WIRED Türkiye ile teknolojiyi sorunsallaştırırken, yedi sanatı yanına alarak öğrenmenin ve paylaşmanın peşinden gidiyor. 98 model, Boğaziçili.