Müzenin Görünmeyen Ara-yüzü
Bir müze ziyaretinde nereye bakacağımızı ekran başlamadan çok önce birileri belirler. Kapı, koridor, vitrin, ışık, etiket ve eserin yerden yüksekliği, ziyaretçinin bedenine verilmiş sessiz talimatlar gibi çalışır. Dijital müze bu düzeni ortadan kaldırmaz. Yürümeyi kaydırmaya, yaklaşmayı yakınlaştırmaya, sergi rotasını arama ve öneri sistemlerine çevirir.
Görsel: Francesco Carta / gettyimages (yapay zeka ile düzenlenmiştir).
1916'da Boston Güzel Sanatlar Müzesi Sekreteri Benjamin Ives Gilman, bir ziyaretçinin sergilenen nesneleri görmek için bedenini ne hale getirmek zorunda kaldığını fotoğraflarla kaydetti. Yere yakın bir vitrindeki ayrıntıyı seçmeye çalışan gözlemci eğiliyor, duvara fazla yukarıya asılmış bir eseri görmek için geriye ve yukarıya uzanıyor, bir başka nesnenin etiketini okumak için neredeyse vitrinin üzerine kapanıyordu. Gilman'ın The Scientific Monthly'de yayımlanan çalışması, bu fiziksel ve zihinsel zorlanmaya 'müze yorgunluğu' adını verdi. Fotoğraflardaki sorun eserlerde değil, eserleri görünür kılmak üzere tasarlanmış düzende yatıyordu.
Bir müzeyi fiziksel olarak deneyimlemek belirli bir ritüeli beraberinde getirir. Ana kapıdan girersiniz; önce mekanın kendisiyle, sonra eserlerle karşılaşırsınız. Karşı duvarın köşesindeki bir tablo, dar bir açıdan size göz kırpar. Bir heykeli önce uzaktan görür, sonra yavaş yavaş yaklaşırsınız. Kaşlar hafifçe çatılıp bilgilendirme yazılarına odaklanılır. Sonra bir daha esere, sonra tekrar yazıya. Görüldüğü üzere deneyim öncelikle bedenseldir. Bu bedensel deneyim mekanla, ışıkla, sesle ve genellikle de ortamdaki diğer insanlarla birlikte çalışır.
Gilman'ın çalışmasından geriye kalan en güçlü fikirlerden biri, sergilemenin tarafsız bir taşıyıcı olmadığıdır. Bir nesne koleksiyonda bulunabilir, korunabilir ve ziyaretçiye açık tutulabilir. Fakat yüksekliği, ışığı, vitrinin derinliği ya da çevresindeki kalabalık yüzünden ayrıntıları görülemiyorsa, fiziksel erişim gerçek bir karşılaşmaya dönüşmez. Müze duvarı, çoğu zaman fark edilmeyen bir kullanıcı arayüzüdür.
Bakışın kronometresi
Müze ziyaretçisinin eser karşısında geçirdiği süreyi ölçen araştırmalar, bu arayüzün dikkat üzerindeki etkisini de gösteriyor. 2001'de Metropolitan Sanat Müzesinde yapılan bir gözlemde ziyaretçilerin bir esere bakma süresi ortalama 27,2, ortanca 17 saniye olarak ölçüldü. 2017'de Art Institute of Chicago'da tekrarlanan araştırmada ortalama 28,63, ortanca 21 ve en sık görülen süre 10 saniyeydi. Bu rakamlar her ziyaretçinin her esere kaç saniye baktığını söyleyen evrensel bir kural değil. Belirli müzelerde, seçilmiş eserlerin önündeki doğal duraklamaları kaydeden iki çalışmanın sonuçları. Yine de bir serginin yüzlerce nesne, uzun açıklamalar ve yön bulma kararları arasında paylaştırdığı dikkatin ne kadar sınırlı olduğunu somutlaştırıyor.
Ziyaretçi çoğu zaman eser ile etiket arasında gidip geliyor. Bir adım geriden bütün kompozisyona bakıyor, yazıyı okuyabilmek için yaklaşıyor, sonra önceki görüş mesafesini yeniden kurmaya çalışıyor. Başka bir ziyaretçi görüş çizgisine girdiğinde bekliyor. Koridorun devamında ne bulunduğunu bilmediği için zamanı ile merakını bölüştürüyor. Fiziksel müzenin yavaşlığını binanın büyüklüğü kadar her eserin bedenden yeniden konumlanmasını istemesi de üretiyor.
Charles ve Ray Eames'in 1975'te The Metropolitan Museum of Art için hazırladığı 'Metropolitan Overview' önerisi, müzeyi bir arayüz olarak düşünmenin web çağından çok önce başladığını gösteriyor. Eames Office, galerileri yeniden düzenleyen mimari bir modelin yanında merkezi bir 'Bilgi Salonu' tasarladı. Ziyaretçilerin koleksiyon kataloğunu bilgisayar terminallerinden araması, kendilerine uygun gezi kitapçıkları bastırması ve koleksiyonlar arasındaki tarihsel ilişkileri büyük bir zaman çizelgesi üzerinde izlemesi öngörülüyordu. The Met'in 2025'te arşivinden çıkardığı proje kaydında, teknoloji binaya sonradan eklenmiş bir gösteri olarak değil, ziyaretçinin nerede olduğunu ve nereye gidebileceğini anlamasına yardım eden bir yönlendirme katmanı olarak tasarlanmıştı.
Bugün müzenin görünmeyen arayüzü bu iki katmanın birlikte çalışmasıyla kuruluyor. Mimari, ziyaretçinin yürüyüşünü ve görüş açısını düzenliyor. Dijital rehber, dokunmatik ekran ya da telefon uygulaması ise hangi bilginin önce açılacağını belirliyor. Biri bedeni koridorlara, diğeri dikkati menülere yerleştiriyor.
Eser bizi beklerken
Fiziksel müzede bedenin, mesafenin ve zamanın belirlediği deneyim; dijital ortamda hız, yakınlık ve tekrar üzerine kurulur. Eser artık bizi beklemez; biz onu çağırırız. Dijitalleşmenin kazandırdıkları kadar karşılaşmanın düzenini nasıl değiştirdiği de bu farkta aranabilir. Bu soruyla Walter Benjamin'in 'auranın kaybı' kavramına uzanabiliriz.
Benjamin'e göre bir sanat eserinin 'aurası', onun tek ve biricik oluşundan doğar. Belirli bir mekanda ve belirli bir anda var olması, tekrar edilemez bir karşılaşma yaratır. Bir eserin önünde durmak, ona bakmanın ötesinde, tarihine, dokunulmuşluğuna, zamansal mesafesine ve uzay-zamanda kapladığı konuma tanıklık etmektir. Ancak eser çoğaltıldıkça -fotoğraflandığında, kopyalandığında ya da dijitalleştirildiğinde- bu biriciklik çözülmeye başlar.
Benjamin bu düşünceyi dijital müzeler için geliştirmedi. 1930'ların ortasında kaleme aldığı metin, fotoğraf ve sinema gibi mekanik çoğaltma tekniklerinin sanat eserinin otoritesini ve özgün bağlamını nasıl değiştirdiğini inceliyordu. Tate'in kavram açıklamasında özetlediği haliyle 'aura', mekanik yeniden üretimin bütünüyle aktaramadığı ve eserin varlığına bağlı kalan bir nitelik. Dijital görüntüye ilişkin sonuç, Benjamin'in doğrudan hükmü değil, onun kavramından hareketle yapılan güncel bir yorumdur.
Söz konusu 'aura' bütünüyle yok olmaz ama yer değiştirir. Dijital müzeler bu anlamda aurasız değildir. Ekran, arayüz ve kullanıcı deneyimi üzerinden işleyen yeni bir aura biçimi üretirler. Yüksek çözünürlük, bir eserin fiziksel sergide seçilemeyen ayrıntılarını görünür kılabilir. Arama alanı, yüzlerce salonluk yürüyüşü tek bir sonuca indirebilir. Kullanıcı görüntüyü büyütebilir, kapatabilir, geri dönebilir ve başka bir eserle yan yana getirebilir. Bu imkanların her biri bakışı genişletirken karşılaşmanın zamanını da kullanıcının komutlarına bağlar. Müze salonundaki mesafe eserin çevresinde kurulurken dijital mesafe ekranın boyutu, görüntünün çözünürlüğü ve arayüzün sunduğu seçeneklerle ölçülür.
Bu nedenle dijital deneyimi bedensiz saymak da eksik kalır. Kullanıcı oturur, ekrana yaklaşır, parmaklarıyla görüntüyü büyütür, parlaklığı değiştirir ve sayfalar arasında hareket eder. Beden ortadan kaybolmaz. Mimari ölçekte dolaşan beden, cihazın ölçülerine çekilir. Değişen, bedenin eserle aynı mekanda bulunma zorunluluğudur.
Suay Aksoy ise, Benjamin'in teorisini dijital çağa taşırken müze nesnesinin ontolojik dönüşümüne farklı bir ışık tutuyor: Bir nesnenin, örneğin 18. yüzyıldan kalma bir çanağın müzeye girdiği anda paha biçilmez bir 'biriciklik' kazandığını belirten Aksoy, dijital dünyada kolektif bir auranın varlığını sorgularken Benjamin yaşasaydı bu durumu nasıl yorumlayacağının hala ucu açık bir tartışma konusu olduğunu hatırlatıyor.
Aksoy'un verdiği çanak örneği, biricikliğin nesnenin maddesinde kendiliğinden ve değişmeden duran bir özellik olmadığını da düşündürüyor. Çanağın müzeye kabul edilmesi, kayda geçirilmesi, belirli bir dönemin ve koleksiyonun içinde sergilenmesi ona yeni bir statü kazandırıyor. Dijital kopya bu kurumsal seçimin dışında doğmuyor. Hangi yüzeyin tarandığı, hangi ayrıntının büyütülebildiği, hangi açıklamanın görüntünün yanında yer aldığı ve eserin hangi sonuçlar arasında gösterildiği de müzenin küratöryel kararlarının devamı.
Mesafenin tasarımı
Fiziksel müze ile dijital müze arasındaki fark, birinin arayüzlü diğerinin arayüzsüz olması değil. Fiziksel müze arayüzünü duvarlara, eşiklere, ışığa ve yürüme mesafesine yerleştiriyor. Dijital müze aynı işi ekran düzeni, yakınlaştırma aracı, arama sonucu ve gezinme sırasıyla yapıyor. İlkinde ziyaretçi esere yaklaşırken kendi bedenini hareket ettiriyor. İkincisinde görüntü ziyaretçinin önüne geliyor.
Bu değişim fiziksel karşılaşmayı üstün, dijital görüntüyü eksik ilan etmeyi gerektirmiyor. Gilman'ın 1916'daki fotoğrafları, fiziksel serginin de bir eseri görünmez hale getirebildiğini gösteriyor. Dijital görüntü ise yakına getirdiği nesneyi ölçeğinden, çevresindeki eserlerden ve salonda geçirilen zamandan ayırabiliyor. İki ortam da bazı ayrıntıları açıyor, bazılarını kapatıyor.
Bir müze ziyaretinde tarafsız bir mesafe bulunmuyor. Eserin ne kadar yakınına gidebileceğimizi, ona hangi açıdan bakacağımızı ve önünde ne kadar kalacağımızı her zaman bir düzen belirliyor. Bazen bu düzen bir vitrinin yüksekliği, bazen ekrandaki bir düğme. Müzenin görünmeyen arayüzü, eserle aramızdaki mesafeyi kaldırmıyor. O mesafenin biçimini seçiyor.
Antikitenin kadim dillerinden dijitalin kodlarına uzanan disiplinlerarası bir köprüden geçmekte. WIRED Türkiye ile teknolojiyi sorunsallaştırırken, yedi sanatı yanına alarak öğrenmenin ve paylaşmanın peşinden gidiyor. 98 model, Boğaziçili.