E. Can Özer
Dijital Dönüşüm
7 Haziran 2026 18:04

Bilgi Kamusal Bir Değerse, Neden Herkes Korsan Kütüphanelerde?

Gölge kütüphaneler, paywall’lar ve akademinin dijital çağdaki erişim açmazı. Yapay zeka modelleri akademik veriyi yutarken, araştırmacılar hala milyar dolarlık ödeme duvarlarına çarpıyor.

Bilgi Kamusal Bir Değerse, Neden Herkes Korsan Kütüphanelerde?

İllüstrasyon: j Studios/gettyimages

Bir akademik makaleye ulaşmanın yolu bazen dünyanın en gelişmiş bilgi sistemlerinden birine bağlanmak gibi görünür. DOI vardır, dergi sayfası vardır, yazar adları, kurum bilgileri, özet, anahtar kelimeler, referanslar ve indirme butonu vardır. Sonra ekranda bir uyarı: 'Access options.' Kurum hesabınız varsa devam edersiniz. Yoksa makale bir fiyat etiketine dönüşür. Bilgi oradadır ama size ait değildir.


Bu, dijital çağın en tuhaf çelişkilerinden biri. İnsanlık tarihinin en büyük bilgi üretim dönemlerinden birinde yaşıyoruz. Makaleler, veri setleri, preprint’ler, raporlar, tezler ve açık kaynak araçlar her zamankinden hızlı çoğalıyor. Ama bu bolluğun merkezinde hala eski bir soru duruyor: Bilgiye kim, ne kadar hızlı ve hangi bedelle ulaşabilir?


Bilginin kapısında 'Access options' yazıyor

Üniversitenin kamusal krizlerde geç kalmasını konuşulurken asıl mesele bilginin dili, ambalajı ve zamanlamasıydı. Burada ise sorular şöyle şekilleniyor: Bilgi nasıl paketleniyor, nerede tutuluyor, kim tarafından ücretlendiriliyor ve hangi formatlarda dolaşıma giriyor? Akademik bilgi hala büyük ölçüde PDF, paywall, kurumsal abonelik, yayıncı lisansı ve kapalı veri tabanları etrafında örgütlenirken, kamusal erişim neden sık sık gölge kütüphanelere kalıyor?


Sci-Hub, LibGen, Z-Library ve Anna’s Archive gibi ‘gölge kütüphaneler’ hukuki olarak sorunlu, etik olarak tartışmalı ve yayıncılık endüstrisi açısından açık bir ihlal alanında duruyor. Fakat bu yapıların milyonlarca kullanıcıya ulaşmasını sadece 'korsanlık' kelimesiyle açıklamak da kolaycı olur. Bu ağlar, akademik yayıncılık sisteminin uzun süredir çözemediği erişim krizinin karanlık aynası. İnsanlar bilgiye yasal yollarla kolayca ulaşabildiği için değil, çoğu zaman ulaşamadığı için bu gölge yollara sapıyor.


Gölge kütüphaneler

Bu durum yeni değil. Shadow Libraries: Access to Knowledge in Global Higher Education kitabı, özellikle kaynakları sınırlı ülkelerde ve kurumlarda formal erişim modellerinin zayıflığını gayrıresmi paylaşım ağlarının telafi ettiğini anlatır. Rusya’dan Brezilya’ya, Hindistan’dan Güney Afrika’ya uzanan örneklerde öne çıkan mesele yalnızca 'kitap indirmek' değil; pahalı abonelik sistemlerinin dışında kalan öğrencilerin, araştırmacıların ve bağımsız okurların bilgiyle kurduğu zorunlu ilişki biçimidir. Gölge kütüphaneler bu yüzden sadece korsan arşivler değil, küresel bilgi eşitsizliğinin semptomlarıdır.


Sorunun merkezinde akademik yayıncılığın ekonomisi var. Büyük yayıncılar, üniversitelerin, kamu fonlarının ve akademisyen emeğinin ürettiği bilgiyi paketleyip tekrar aynı kurumlara satıyor. Araştırmanın önemli bölümü kamu kaynaklarıyla destekleniyor; makaleyi akademisyen yazıyor; hakemliği çoğu zaman yine akademisyenler ücretsiz yapıyor; editoryal prestiji üniversite sistemi sağlıyor. Sonra erişim çoğu zaman abonelik ya da makale işlem ücreti üzerinden yeniden fiyatlandırılıyor. Bu yapı uzun süredir 'bilgi kapitalizminin' en tuhaf döngülerinden biri olarak eleştiriliyor.


Paywall ve fatura

Açık erişim hareketi bu döngüyü kırmak için doğdu. UNESCO’nun açık bilim çerçevesi, bilimsel bilginin açık, erişilebilir ve yeniden kullanılabilir hale gelmesini, bilimsel ilerleme kadar küresel eşitsizlikleri azaltmanın da parçası olarak görüyor. Plan S gibi girişimler, kamu ya da özel fonlarla desteklenen araştırmaların gecikmeden açık erişimli yayımlanmasını savunuyor. Bugün açık erişim artık marjinal bir ideal değil; akademik yayıncılığın ana tartışma alanlarından biri.


Fakat açık erişimin kendisinin de kusursuz bir çözüm olup olmadığı tartışılır. Abonelik duvarı kalktığında bu kez ücret çoğu zaman yazara, kuruma ya da fonlayıcıya taşındı. Article Processing Charge, yani makale işlem ücreti, açık erişimin görünmeyen paywall’u haline geldi. 2024 tarihli bir çalışma, Elsevier, Frontiers, MDPI, PLOS, Springer Nature ve Wiley gibi altı büyük yayıncıya 2019-2023 arasında açık erişim makale işlem ücretleri için küresel ölçekte yaklaşık 8,35 milyar dolar ödendiğini tahmin ediyor. Aynı çalışmaya göre yıllık APC harcaması 2019’da yaklaşık 910 milyon dolarken 2023’te 2,5 milyar doların üzerine çıktı. Paywall okurun önünden kalkarken, başka bir yerde yeniden kuruluyor olabilir.


Açık erişim akademik bilginin kamusal geleceği için vazgeçilmez bir yerde olabilir. Fakat yalnızca 'ücretsiz okunabilirlik' meselesi olarak düşünülürse eksik kalır. Bilgiye erişim, makalenin önündeki ödeme duvarını kaldırmaktan ibaret değil. Kim yayımlayabiliyor? Kim işlem ücretini ödeyebiliyor? Hangi diller, hangi bölgeler, hangi kurumlar görünür oluyor? Hangi araştırmalar yüksek işlem ücretleri yüzünden geri planda kalıyor? Açık erişim, adil bir altyapıya dönüşmediğinde, zengin kurumların daha görünür olduğu yeni bir yayıncılık pazarına da evrilebiliyor.


PDF ve konvansiyonel akademi

Bir de format meselesi var. Akademik bilginin dijital dünyadaki ana bedeni hala PDF. PDF güvenli, sabit, alıntılanabilir ve arşivlenebilir bir format. Sayfa numarası vardır, referans düzeni bozulmaz, basılı dergi kültürünün dijital devamı gibi çalışır. Fakat aynı zamanda kapalı, durağan ve çoğu zaman erişilebilirlik açısından sorunlu bir nesne.


Mobil ekranda zor okunur, içindeki grafikler ve tablolar sosyal medya akışına kolay taşınmaz, ekran okuyucularla her zaman uyumlu çalışmaz, etkileşimli veri ya da güncellenebilir açıklama mantığına uygun değildir.


Bu sorun ölçülebilir hale gelmiş durumda. 2024 tarihli 'Uncovering the New Accessibility Crisis in Scholarly PDFs' çalışması, 2014-2023 arasında yayımlanmış 20 bin açık ve kapalı erişimli akademik PDF’i inceledi. Bulgular sert: Test edilen PDF’lerin yüzde 3,2’den azı tüm erişilebilirlik kriterlerini karşılarken, yüzde 74,9’u hiçbir kriteri karşılamıyor. Daha da önemlisi çalışma, PDF erişilebilirliğinde 2019’dan sonra özellikle açık erişimli makalelerde bir gerileme gözlemliyor. Yani bilgi 'açık' hale gelirken bile herkes için okunabilir hale gelmiyor.


Bu noktada PDF, yalnızca teknik bir dosya formatı olmaktan çıkıyor; akademinin dünyayla kurduğu ilişkinin sembolüne dönüşüyor. Bilgi var ama sabit. Bilgi var ama ağır. Bilgi var ama çoğu zaman mobil akışa, görsel anlatıya, erişilebilir tasarıma, güncellenebilir veri yapısına ve kamusal dolaşıma uygun değil. Sosyal medya çağında bilgi görüntü, özet, bağlantı, video, karusel ve canlı tartışma olarak hareket ederken, akademik bilgi çoğu zaman indirilen bir dosya olarak bekliyor.


Preprint kültürü

Preprint kültürü bu tabloya başka bir pencere açtı. arXiv, bioRxiv, medRxiv ve benzeri platformlar, araştırmaların hakemli dergi sürecinden önce kamusal ve akademik dolaşıma girmesini sağladı. Pandemi döneminde preprint’ler olağanüstü hız kazandı; bilimsel bilgi aylar değil, günler içinde tartışmaya açılabildi.


Bu hız bazen riskliydi, çünkü hakemlikten geçmemiş bulgular medya ve sosyal medya tarafından kesin sonuç gibi okunabildi. Ama preprint kültürü aynı zamanda akademik bilginin tek dolaşım yolunun kapalı dergi sistemleri olmadığını gösterdi. Bilgi daha hızlı, daha açık ve daha tartışılabilir biçimde hareket edebilir.


Yayıncılık sistemindeki baskı burada bitmiyor. 'The strain on scientific publishing' başlıklı çalışma, Scopus ve Web of Science’ta indekslenen toplam makale sayısının 2022’de 2016’ya göre yaklaşık yüzde 47 daha yüksek olduğunu, yayın hacmindeki bu artışın araştırmacı sayısındaki artışı geride bıraktığını belirtiyor. Bilgi çoğalıyor; ama hakemlik, editörlük, okuma ve değerlendirme kapasitesi aynı hızda büyümüyor. Bu da akademik yayıncılığı hem nicelik baskısı hem kalite kriziyle karşı karşıya bırakıyor.


Yapay zeka çağında uzayan gölgeler

Gölge kütüphaneler ise bu bilgi fazlalığı çağında yön bulmakta yönelinen mecralar oluyor. Anna’s Archive’in 2026’da büyük yayıncılar tarafından hedef alınması bu tartışmayı daha da büyüttü. Reuters’ın aktardığına göre Hachette, Penguin Random House, HarperCollins, Macmillan, Simon & Schuster gibi büyük yayınevlerinin yanı sıra Elsevier, McGraw Hill, Cengage ve Wiley gibi akademik yayıncılar, Anna’s Archive’e karşı New York’ta dava açtı. Dava, arşivin milyonlarca kitabı korsan olarak dağıttığını ve bu içeriklerin yapay zeka modellerinin eğitiminde kullanılabildiğini iddia ediyor. Böylece gölge kütüphane meselesi artık yalnızca öğrenci ve araştırmacının makaleye erişimiyle sınırlı değil; yapay zeka, telif hakkı ve veri sömürüsü tartışmasının da merkezine yerleşiyor.


Bu, gölge kütüphaneleri romantize etmek için bir neden değil. Telif, yazar emeği, yayıncı yatırımı, editoryal süreç, çeviri hakları ve akademik kalite güvencesi gerçek meseleler. Kitapların, makalelerin ve veri tabanlarının izinsiz kopyalanması ciddi hukuki ve etik sorunlar yaratıyor. Fakat sorunun yalnızca cezai takiple çözüleceğini düşünmek de eksik. Çünkü gölge kütüphaneleri mümkün kılan talep ortadan kalkmadıkça, alan başka isimlerle, başka alan adlarıyla, başka protokollerle geri dönüyor.


Bilgi gölgede kalıyorsa sorun ışığın yerinde midir?

Peki akademik bilgi neden hala bu kadar zor erişilir, zor okunur ve zor paylaşılır durumda? Üniversite kendini kamusal bilgi kurumu olarak görüyorsa, bilgiyi yalnızca üretmekle yetinemez. Onu erişilebilir, okunabilir, yeniden kullanılabilir, çok formatlı ve adil bir altyapıyla dolaşıma sokmak zorunda. Bu, yayıncıları devreden çıkarmak anlamına gelmez. Ama yayıncılık sisteminin kamu yararı, erişilebilirlik, açık lisanslar, makul ücretler, çok dilli dolaşım ve dijital okunabilirlik üzerinden yeniden düşünülmesini gerektirir.


Belki de PDF’in sorunu, kendiliğinden kötü bir format olması değil; akademik bilginin neredeyse tek ciddiyet biçimi haline gelmiş olması. Oysa bugünün dünyasında bir makale; açık veri seti, erişilebilir HTML, kısa özet, görsel anlatı, politika notu, podcast, video açıklama, açık kaynak kod ve güncellenebilir bilgi dosyası olarak da dolaşıma girebilir. Bilginin itibarı formatının kapalılığından değil, doğruluğundan, denetlenebilirliğinden ve kamusal işe yararlığından gelebilir.

Gölge kütüphaneler, üniversitenin yerine elbette geçemez. Ama üniversiteye rahatsız edici bir soru sorar: Bilgi kamusal bir değer ise, neden bu kadar çok insan ona gölgelerin ardından ulaşmak zorunda kalıyor?

Antikitenin kadim dillerinden dijitalin kodlarına uzanan disiplinlerarası bir köprüden geçmekte. WIRED Türkiye ile teknolojiyi sorunsallaştırırken, yedi sanatı yanına alarak öğrenmenin ve paylaşmanın peşinden gidiyor. 98 model, Boğaziçili.

E. Can Özer

DAHA FAZLASI

Çekmecede Unutulan Maden

Çoğu zaman çöp kutusuna bile ulaşmadan evlerin, ofislerin ve depoların karanlık köşelerinde dünyanın en hızlı büyüyen atık türlerinden birini elektronik oluşturuyor.
Mustafa Orhun Çetin

Bir İneğin Otlanma Sınırı

Hayvancılık için gelenekselle teknolojinin birleşme noktası. Otlanan hayvanlar için sanal otlanma sınırları
Samet Kelebek

Sıradan insanlar gerçekten 'vibe code' yapabilir mi?

Görünüşe göre bugünlerde herkes her şeyi “vibe code” yapabiliyor. Bu yüzden Claude ve ben, halkın ufak tefek şikayetlerini takip etmek için bir veritabanı oluşturmaya çalıştık.
Chris Colin

İnsansı robotların işimizi elimizden almayacağına inanmak için (en azından şimdilik) pek çok neden var

İnsan işçi hızlı, uyumlu, esnek ve hala robotlardan daha ucuz. Bu nedenle uzmanlara göre, insansı robotlar yakın gelecekte insanları işlerinden etmeyecek.
Anna Lisa Bonfranceschi