Levent Daşkıran
Sağlık
20 Temmuz 2026 09:07

Uzun Ömür Özlemi 100 Yıllık Yalnızlığa Dönüşmesin

Hayatın en temel, en acımasız ve en demokratik kurumu olan ölümün karşısında bugüne dek hiç kimse duramadı. Yine de dünyanın en varlıklı insanları bu kaçınılmaz çizgiyle hala pazarlık etmeye çalışıyor. Acaba servetleri buna yetecek mi, yoksa dünya yeni bir biyolojik ayrımın eşiğine mi gelecek?

Uzun Ömür Özlemi 100 Yıllık Yalnızlığa Dönüşmesin

İllüstrasyon: Tuğba Yalvaç

LongevIty’nin en temel ölçütlerinden biri olan biyolojik yaşınızı öğrenmek; detaylı görüntüleme teknolojilerinin, doktor ziyaretlerinin, kişiselleştirilmiş protokollerin yer aldığı kapsamlı bir süreç. Amerika’da bu işin başlangıç maliyeti on binlerce dolarla ölçülürken, Türkiye’nin önde gelen hastaneler zinciri, genetik ve biyolojik analizlerin yanı sıra bir yıllık izlemenin de dahil olduğu longevity paketine 200 bin liranın biraz üzerinde fiyat önerdi. 


Bu durum, mevcut haliyle çağımızın eşitsizliklerini biyolojik düzeye taşıyan yeni bir alan açıyor. Bir yanda daha iyi uyumak için akıllı yüzük takan, düzenli doktor kontrolüne giden, kardiyovasküler dayanıklılığını güçlendirmek için VO2 Max skorunu artırmaya odaklanan, biyolojik yaşının takvim yaşından daha genç olmasını yeni nesil statü sembolü gören bir kesim var. Diğer tarafta temel sağlık hizmetlerine, temiz gıdaya, güvenli barınmaya ve düzenli kontrole erişmekte zorlanan milyonlarca insan. Piyasa koşulları, bu arzuyu gerçeğe çevirecek modern teknolojiyi ve yaklaşımları kimileri için gerçekçi bir seçeneğe dönüştürürken, kalan herkes için kaldırıp rafın en tepesine koyuyor.


Yine de bu hikayeyi yalnızca milyarderlerin ölüme karşı açtığı pahalı bir savaş şeklinde görmek eksik olur. Çünkü hastalık ortaya çıktıktan sonra müdahale eden sistemden, sağlığı bozulmadan korumaya çalışan sisteme geçişi simgeleyen longevity, geleneksel sağlık anlayışını da kökünden değiştirme potansiyeline sahip. Bu fikir, yalnızca zenginlerin satın alabildiği bir ayrıcalıkken yarın halk sağlığına bakış açımızın geleceğine de dönüşebilir. 


Teknolojinin ve tıbbın gelişmesiyle insan ömrü uzamaya devam edecek. Peki bu yıllar kimin hayatına eklenecek? Zenginlerin daha uzun yaşaması, longevity kliniklerinin icat ettiği bir gerçek değil. Bu gerçek, temiz suya erişimden beslenmeye, barınma koşullarından çalışma hayatına, eğitimden sağlık hizmetlerine kadar hayatın her alanına dağılıyor. Bir insanın ne kadar yaşayacağını yalnızca genleri ya da kişisel tercihleri belirlemiyor. Doğduğu ülke, yaşadığı mahalle, soluduğu hava, yediği yemek, çalıştığı işin yıpratıcılığı, doktora ne kadar erken gidebildiği, stresin sürekliliği ve yaşlandığında yalnız kalıp kalmadığı da belirliyor.


Anadolu Üniversitesi Yaşlılık Çalışmaları Uygulama Araştırma Birimi Müdürü Doç. Dr. Emre Birinci’ye göre, dünyadaki ortalama ömür beklentilerine bakıldığında zenginle fakir arasında çoktan yerleşmiş net bir ayrım var. “Son yüzyılda ortalama insan ömrü ciddi biçimde uzamış olsa da bu artış herkese eşit dağılmadı” diyor ve ekliyor: “Afrika’daki birçok ülkede beklenen ömür süresi 50’li yaşlarla ifade edilirken, Monako gibi Avrupa’nın en yüksek yaşam beklentisine sahip ve refah düzeyi yüksek ülkelerinde bu rakam 80’lerin ortasına kadar çıkabiliyor.” Dünyadaki veriler de bunu destekler nitelikte. Mesela Türkiye’de de TÜİK verilerine göre, yükseköğretim mezunu bireylerin, eğitim seviyesi daha düşük olanlara kıyasla ömür beklentisi beş yıl daha yüksek. 


Bugün yüksek gelir grubundaki insanlar daha iyi doktorlara daha kolay ulaşabiliyorlar. Daha sağlıklı gıdaya erişebiliyorlar. Daha güvenli semtlerde yaşıyorlar. Daha az fiziksel yıpranma yaratan işlerde çalışıyorlar. Düzenli sağlık kontrolü yaptırabiliyorlar. Spor, uyku, stres yönetimi ve ruh sağlığı gibi alanlara zaman ve para ayırabiliyorlar. Longevity klinikleri ise bu avantajları daha sistematik, teknolojik ve pahalı bir forma sokuyor. Peki, zenginler zaten daha uzun yaşıyorsa, longevity bu farkı nasıl etkileyecek? 


İyimser taraftan bakarsak, tıp yalnızca hastalandığımızda devreye giren bir sistem olmaktan çıkıyor. Sağlığı koruyan, hastalıkları önceden tahmin eden ve yaşlanmanın yıkıcı etkilerini geciktiren bir yapıya dönüşüyor. Bu yaklaşım yaygınlaşırsa, yalnızca bireylerin değil toplumların da sağlık yükü azalabilir. İnsanlar daha uzun süre bağımsız, üretken ve sosyal kalabilir. Yaşlanmak, hayatın kaçınılmaz bir çöküş dönemi olmaktan çıkıp daha yönetilebilir bir sürece dönüşebilir. Diğer taraftan ise bu dönüşüm yalnızca yüklü ödeme yapabilen, kapsamlı testlere girebilen, kişisel doktorlara ve özel kliniklere ulaşabilen insanların hayatına girerse, uzun yaşam bir halk sağlığı hedefi olmaktan çıkıp biyolojik bir ayrıcalığa dönüşebilir. O zaman eşitsizlik yalnızca gelir tablosunda, servet dağılımında veya eğitim fırsatlarında değil, insanların bedenlerinde, yüzlerinde, kas kütlelerinde, kan değerlerinde okunur hale gelir.


Yalova Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölüm Başkanı Prof. Dr. Harun Ceylan’ın ‘ömür eşitsizliği’ ve ‘biyolojik eşitsizlik’ vurgusu bu noktada önem kazanıyor. “Bugün sınıfsal ayrımlar büyük ölçüde gelir, mülkiyet, eğitim ve sosyal statü üzerinden kuruluyor” diyor Ceylan. “Fakat uzun ve sağlıklı yaşama imkanı da satın alınabilir bir avantaja dönüşürse, gelecekte ayrıcalıklı sınıflar yalnızca daha fazla şeye sahip insanlar değil, daha uzun süre sağlıklı kalabilen insanlar olarak da tanımlanır.” Bu eşitsizlik, hastalıksız geçirilen ‘sağlıklı yaşam süresinde’ çok daha acımasız bir hal alıyor. 


Ceylan’a göre sağlıklı ve uzun yaşamın ayrıcalıklı bir zümrenin hak ettiği bir yaşam kalitesine dönüşmemesi için sosyal devletin devreye girmesi gerekiyor. “Eğer longevity teknolojileri zamanla ucuzlayıp toplum geneline yayılmazsa, sosyal refah devletinin temel misyonu olan sosyal adaletle çelişen bir tablo ortaya çıkar” diyor Ceylan. 


İnsanlara daha iyi beslen, daha çok hareket et, stresini yönet, uykunu düzelt demek tabii ki doğru. Fakat herkesin bunu yapabileceği koşullara sahip olduğunu varsaymak doğru değil. Bu nedenle uzun yaşam tartışması, bireysel sağlık tavsiyelerinden çok daha büyük bir yere oturuyor. Sağlık sistemlerinin neye göre tasarlandığını, sosyal devletin kimi koruduğunu, toplumun yaşlılara nasıl davrandığını, insanların yaşlandıklarında hayata ne kadar bağlı kalabildiklerini sorgulatıyor. Bu soruları sormaya başladığınızda longevity’nin yalnızca laboratuvarlarda, kliniklerde veya milyarderlerin rutinlerinde değil; toplu taşımada, parklarda, iş yerlerinde, emeklilik sisteminde, bakım politikalarında ve aile yapısında da belirlendiğini fark ediyorsunuz.


Akdeniz Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Gerontoloji Bölümü Araştırma Görevlisi Dr. Özlem Özgür’ün altını çizdiği önemli bir kavram var: Uzun yaşamı amaçla birleştirmek. Özgür’e göre yaşamın içini de doldurmak gerek. Bu ‘anlam arayışı’ meselesi, biyolojik eşitsizlik tartışmasına insani bir katman ekliyor. Özgür, sosyoekonomik düzeyi düşük gruplarda uzun yaşamaya yönelik bir motivasyon göremediklerini çünkü bu kesim için emeklilik sonrası dönemin ne yapılacağı bilinemeyen, kaygı dolu bir boşluk olduğunu belirtiyor. “Yaşlılık döneminde çalışma, sosyal aktivite, turizm ve topluma katılım imkanlarının devlet desteğiyle güçlendirilen zengin-fakir ayrımını azaltabilir. İnsanın hayata neden bağlı kaldığı, yaşlılıkta kendini nerede konumlandırdığı ve toplumun ona hala ihtiyaç duyup duymadığı da biyobelirteçler kadar önemli” diyor. 


Özgür’ün paylaştığı 60+ Tazelenme Üniversitesi uygulaması da son derece ilginç. İleri yaşa özel hizmet veren ve geçtiğimiz yıl yapılan törenle 101 yüksek lisans öğrencisini mezun eden bu üniversitelere gelen 60 yaşını geçmiş bireyler, dört yıl boyunca sağlık, hukuk ve psikoloji alanlarında eğitim alıyorlar. Özgür, katılımcıların programa başladıkları gün ile mezun oldukları gün arasında düşünce yapılarının belirgin biçimde nasıl değiştiğini şöyle anlatıyor: “70-80 yaşındaki öğrencilerimiz ‘Hocam bizim bundan sonraki planlarımız ne?’ diye sormaya başladılar. Hala öğrenmek ve gelişmek için motivasyonları var. Başka bir alanda kendini geliştirebildiği bu kapı aralandığında yaşlılık kişinin tamamen köşesine çekildiği bir çöküş değil, kendini yeniden yapılandırdığı bir döneme dönüşebiliyor.”


Longevity protokollerinin çoğu sigorta kapsamına girmiyor. Peki bu hep böyle mi kalacak? Teknolojinin diğer alanlarında olduğu gibi bugün sıradan kabul ettiğimiz birçok sağlık teknolojisi başlangıçta pahalı, sınırlı ve dar bir grubun erişebildiği imkanlardı. Aşılar, antibiyotikler, görüntüleme sistemleri, genetik testler, hatta bazı kanser taramaları bile ilk çıktıklarında zor ulaşılan, ileri teknolojik uygulamalar olarak değerlendiriliyordu. Üretimde ölçek arttıkça ve bilgi yayıldıkça maliyet düştü, toplum genelinde yaygınlaştırdı. Bugünün yüz binlerce liraya mal olan tarama paketleri, yarın aile hekiminizin yönlendireceği basit bir kontrol listesine dönüşebilir mi? Özel kliniklerin dışına çıkıp kamusal sağlık sistemlerinin konusu haline gelebilir mi?


Doç. Dr. Emre Birinci bu konuya temkinli yaklaşıyor. Birinci’ye göre, longevity uygulamalarının herkesin çok rahat erişebileceği kadar ucuzlayıp ucuzlamayacağını öngörmek kolay değil. Çünkü bu alan tek bir disiplinin geliştirdiği basit bir tedaviden oluşmuyor. Tıp, genetik, beslenme, egzersiz bilimi, biyoteknoloji, yapay zeka ve kişisel sağlık takibi gibi birçok farklı alanın kesişiminde duruyor. Tam da bu nedenle, bir antibiyotiğin, aşının ya da görüntüleme teknolojisinin kitleselleşme hikayesiyle birebir aynı yolu izlemeyebileceğini savunuyor Birinci.


Bu uyarı önemli. Çünkü longevity herkese uyum sağlayan mucize bir ilaç veya kür değil, yaşam yönetim sistemi. Burada maliyeti belirleyen şey yalnızca kullanılan teknoloji değil. Zaman, uzmanlık, takip, veri analizi ve kişiselleştirilmiş rehberlik de denkleme dahil oluyor. Bu işin arkasındaki özelleşmiş teknolojiler illa ki ucuzlar. Bugün üst uç bir akıllı saatin 30 saniyede çıkarıp karşınıza koyduğu vücut analizi verilerini toplamak için bundan 10 yıl önce sağlık merkezlerinin odaları arasında dolaşmanız gerekiyordu. 


Prof. Dr. Harun Ceylan, “Tıbbi inovasyonların toplum geneline yayılması için regülasyon, geri ödeme sistemleri, kamusal sağlık programları, koruyucu hekimlik altyapısı ve politik irade gerekir” diyor.


Oysa çok basit ve kanıtlanmış sağlık önerileri bile toplumun her kesimine eşit ulaşmıyor. Dolayısıyla longevity’nin en temel ilkeleri bile, kamusal politikalarla desteklenmediğinde sınıfsal bir ayrıma yol açabilir. Diğer yandan bu yaklaşımın toplum geneline yayılması, teoride çok güçlü bir halk sağlığı vizyonu yaratabilir. Her bireyin sağlık verilerinin düzenli izlendiği, kronik hastalık risklerinin erken fark edildiği bir sistem yalnızca bireylerin daha uzun yaşamasını sağlamakla kalmaz, sağlık harcamalarını, bakım yükünü ve yaşlılıkta bağımlılığı da azaltabilir. 


Dünya Ekonomik Forumu’nun Haziran 2026’da açıkladığı Uzun Yaşam Getirisi: Sağlık ile Refahı Birbirine Bağlamanın İş Dünyası Açısından Değeri başlıklı raporunda ev kazalarını azaltacak basit güvenlik düzenlemeleri, fiziksel aktivite programları ve işitme cihazlarına erişim gibi düşük teknolojili önlemlerin bile 2040’a kadar trilyonlarca dolarlık sağlık tasarrufu ve üretkenlik kazanımı yaratabileceğine dikkat çekiliyor. Uzun yaşam tartışmasının bir ucu milyarderlerin laboratuvarlarında dururken, diğer ucu halıya kaydırmaz bant yapıştırmak, merdivenleri daha iyi aydınlatmak ve insanları harekete teşvik etmek gibi basit çözümlerde gizli. Dünya Ekonomik Forumu’nun raporunun bulguları bu basit önlemlerin 2040’a kadar 400 milyona yakın düşmeyi önleyebileceği, 8.5 milyon yeni tip 2 diyabet vakasının önüne geçebileceği, işitme cihazlarına erişimin artırılmasıyla 2.4 milyon demans vakasının engellenebileceği yönünde. Bu tablo, uzun yaşam meselesinin yalnızca pahalı biyoteknoloji yatırımlarından değil, iyi tasarlanmış ve geniş kitlelere ulaşan basit koruyucu sağlık politikalarından da geçtiğini gösteriyor.


Dr. Özlem Özgür bir alan popülerleştiğinde yalnızca bilimsel uygulamaların değil, vaatlerin de çoğaldığı uyarısında bulunuyor. Gençleşme, biyolojik yaşı geri alma, hücresel yenilenme, enerji artışı, detoks, anti-aging gibi kavramların bilimsel gerçeklikle pazarlama dili arasında bulanıklaşması, özellikle yaşlanma korkusu gibi çok güçlü bir kaygı karşısında insanları kanıtlanmamış uygulamalara yöneltiyor. Özgür, Türkiye’de bu işin turizm adı altında hızla ticarileştiğine dikkat çekiyor: “Birçok otel konseptini ‘longevity merkezi’ diye adlandırıp bir haftalık etkinliklerle pazarlıyor. Oysa bir haftalık bir planlamayla insan ömrüne nasıl bir uzunluk katabilirsiniz? Bu alan suistimal edilmeye çok açık. Longevity’nin yaygınlaşması yalnızca daha ucuz hizmet anlamına gelmemeli. Daha güvenilir, denetlenebilir ve bilimsel olarak sınanmış hizmet anlamına gelmeli.” Söz konusu suistimali daha ileri taşıdığınızda Amerika’daki Silikon Vadisi zenginleri arasında popüler olup alt katmanlara da hızla yayılan, şişesi 200 dolardan satılan kısa ve uzun vadede etkisi kanıtlanmamış peptitleri vücuduna enjekte edip bir de bunu sosyal medyada marifetmiş gibi öven figürlerle karşılaşıyoruz. 


Longevity tartışması çoğu zaman bireylerin etrafında dönüyor ama emeklilik sistemi, çalışma hayatı, aile yapısı, bakım ekonomisi, şehirler, eğitim kurumları ve hatta kariyer fikrinin kendisi de bu geleceğe uygun şekilde yeniden yazılmak zorunda. Prof. Dr. Harun Ceylan, demografik yaşlanmanın sosyal güvenlik sistemlerinin dengesini bozabileceğine, çalışan nüfusla emekli nüfus arasındaki oranın refah devletlerinin üzerine kurulduğu dengeyi giderek işlemez hale getirebileceğine dikkat çekiyor. SGK verilerine göre Türkiye’de bir emekliyi finanse eden aktif çalışan oranı tehlikeli bir sınır olan 1.62’ye kadar gerilemiş durumda. İtalya, Yunanistan gibi ülkeler halihazırda milli gelirlerinin yüzde 16’sını sadece emekli maaşlarına ayırıyor. OECD ülkelerinde 2024 yılında iş gücüne katılanların ortalama emeklilik yaşının yakın gelecekte 66.4’e çıkmasının öngörülmesi örneğinde olduğu gibi, tüm dünyada emeklilik yaşlarının sürekli yukarı çekilmesi bu yükü dengeleme çabasının bir sonucu. Ama bu dönüşümü yalnızca ‘daha uzun çalışmak zorunda kalacağız’ diye okumak da eksik kalır. Eğer insanlar ileri yaşlarında da fiziksel ve zihinsel olarak güçlü kalabilirlerse, emekliliğin anlamı da değişebilir. 65 yaş üretken hayatın sonu değil, yeni bir kariyer döneminin başlangıcı olabilir. 


Dünya Ekonomik Forumu, ‘missing middle’ olarak adlandırdığı bir kesim üzerinden bu konuya dikkat çekmek üzere geçtiğimiz haziran ayında özel bir oturum düzenledi. Özellikle hızla yaşlanan Asya toplumlarında 55-70 yaş aralığında, batı ülkelerindeki yaşıtlarına kıyasla dar gelire sahip, çalışmak için fazla yaşlı, kamu desteği için fazla genç olarak değerlendirilen bu topluluk, emekliliğin sürekli ötelenmesiyle gerekecek olan ileri yaşta üretkenliğin şimdiden çözülmesi gereken bir soruna dönüştüğüne işaret ediyor. 


Ceylan’ın ‘gümüş ekonomi’ dediği model tam da burada devreye giriyor. Gümüş ekonomi, yaşlanan nüfusu tüketen, bakıma muhtaç, pasif bir grup olarak görmekten ziyade deneyimi, bilgisi, tüketim gücü, bakım ihtiyacı, üretkenliği ve özel ihtiyaçlarıyla yeni bir ekonomik ekosistemin merkezine yerleştiriyor. Küresel çapta 50 yaş ve üzeri nüfusun 2020 yılında 45 trilyon dolar olan ekonomik katkısının, 2050’de 118 trilyon dolara ulaşması bekleniyor. 50 yaşında meslek değiştirmenin, 65 yaşında üniversiteye dönmenin, 80 yaşında danışmanlık yapmanın normalleşeceğini öngörüyor. 


Gümüş ekonomi tüketim tarafında da yeni alanlar yaratacak. İleri yaşta seyahat, yaş dostu konutlar, akıllı ev sistemleri, düşme önleyici teknolojiler, evde sağlık izleme cihazları, kişiselleştirilmiş beslenme hizmetleri, yaşlılara uygun spor programları, sosyal katılım platformları, yaşam boyu eğitim kurumları, ergonomik ofis tasarımları ve bakım teknolojileri büyüyen bir pazar haline gelebilir. Yaşlanan nüfus, doğru bakıldığında yalnızca maliyet değil, inovasyon pazarına dönüşebilir. 


Burada longevity’nin sınıfsal boyutu daha büyük ölçekte yeniden karşımıza çıkıyor: Varlıklı ve sağlıklı biri için 70’inden sonra çalışmak bir amaç, üretkenlik ve sosyal bağ meselesi olurken, bedeni yıpranmış, düşük gelirli, ağır işlerde çalışmış biri için zorunlu mesaiye dönüşebilir. Bu eşitsizliğin bir başka yüzü de bakım emeğinde ortaya çıkıyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun raporu, iş gücünden uzak kalma ve ücret eşitsizliğinin birleşik etkisiyle emeklilik birikimlerinde yüzde 24’e varan kayıp yaşayabileceğine dikkat çekiyor. 


Başka neler olabilir? Ceylan, “Uzayan ömürle birlikte aynı anda yaşayan kuşak sayısı artar” diyor. Bir ailede büyük büyükanneden toruna beş kuşağın aynı zaman diliminde yaşaması normal hale gelir. Duygusal açıdan kulağa güzel geliyor ama ekonomik anlamda karmaşık bir tablo. Birkaç kuşağın emekli, bir kuşağın çalışan, bir kuşağın da yetişme aşamasında olduğu aile yapısı toplumlarda üretim, bakım ve gelir dengesinin yeniden kurulmasını gerektirebilir. Miras daha geç el değiştirir. Genç kuşakların ekonomik bağımsızlığı gecikir. Orta kuşak hem çocuklarına hem birkaç kuşak aile büyüğüne destek vermek zorunda kalır. Kuşaklar arası aktarım, deneyim paylaşımı ve aile içi dayanışma doğru kurulmamışsa ve olumlu bir zeminde ilerlemiyorsa, hayatın çok daha büyük bir bölümünü etkiler hale gelir. 


Doç. Dr. Emre Birinci, uzayan üretkenliğin nesiller arası gizli bir öfkeyi tetikleyebileceğine işaret ediyor. İleri yaştakiler hayatın içinde daha uzun süre hak iddia ettikçe, iş bulamayan gençlerle, eski nesiller arasında yeni bir toplumsal çatışma hattı doğabilir. Bu yüzden asıl devrim belki de toplumların yaşlılığı yeniden tasarlama biçiminde yaşanacak.  


Longevity endüstrisi, insan bedenini sonu gelmez yazılım güncellemeleriyle optimize edecek bir sistem olarak görme konusunda çok hevesli. Ama insan yalnızca laboratuvarda ölçülebilir parametrelerden ibaret değil. Yaşamı uzatma arzusu kusursuz kan değerlerinden çok daha karmaşık ve derin bir yerde duruyor. İçi boşaltılmış, amacı elinden alınmış ve toplum tarafından izole edilmiş bir 120 yaş, insanlığın zaferi değil, tarihinin en uzun süren yalnızlığı olabilir. 

DAHA FAZLASI

Mutluluktan Hastaneye Kaldırılan Kadın Vaka Raporuna Konu Oldu: Kalbe Giden Kan Akışı Azaldı

Yeni bir vaka raporu, kızının düğününün ardından yaşadığı aşırı sevinç nedeniyle kalp krizi belirtileri gösteren 65 yaşındaki bir kadının durumunu detaylarıyla ortaya koydu.
Çağla Üren

ABD'deki Bağırsak Enfeksiyonu Salgını Büyüyor

ABD'de yaklaşık üç aydır devam eden Cyclospora salgını büyüyor. Ünlü bir fast food zinciri, menülerini değiştirmek zorunda kaldı. Karın krampları, şişkinlik ve gaz artışına dikkat.
Tülin Açıkbaş

Ultra Yararlılar Ve Ömrü Sessizce Kısaltanlar

Bugün tabağımıza koyduğumuz her besin, yarının hücresel hafızasına yazılmış bir mesaj. Süper yararlıların ve ömrü sessizce kısaltanların bir listesi.
Tülin Açıkbaş

Yaşlanmayı Hack’leyen Ekosistem

Longevity biyometrik veriyi güce, teknolojiyi ise hücresel koruma kalkanına dönüştüren yeni nesil bir ekosistem yaratıyor.
Tülin Açıkbaş