Uydu Kaosu Başlarsa Yörüngeyi Tamamen Kaybetmemiz An Meselesi
2018'de aylarla ölçülen çarpışma hata payı artık sadece 2,8 gün. Bilim insanları uyarıyor: Kontrolsüz uyduların yaratacağı çığ etkisi, tüm dijital yaşamımızı bir anda karanlığa gömebilir.
İllüstrasyon: DrPixel/gettyimages
Bir zamanlar gökyüzüne bakınca yıldızları görürdük. Şimdi biraz dikkatli bakınca, yıldız sandığımız şeylerden bazılarının aslında metal olduğunu biliyoruz. İnsanlık, Dünya’nın çevresine kendi ikinci kabuğunu örüyor. Bu kabuk görünmez değil. Yalnızca gündelik hayatın gürültüsü içinde fark edilmiyor.
Telefonun haritasını kullanabilmek, bankacılık uygulamasına girebilmek, hava durumu merakımızı tatmin etmek, savaş bölgelerinde iletişim sağlamak, gemilerin rotalarını takip edebilmesi, en önemlisi her anda ve afet zamanında iletişim için bu kabuğa güveniyoruz. Kabuğun en önemli bileşenleri ise uydular.
Bugün Dünya yörüngesindeki uydu sayısı 25 bini aşmış durumda. Yaklaşık 17 bini hala uzayda, 15 binden fazlası çalışıyor. Bunlara yalnızca uydular da eşlik etmiyor. Takip edilen on binlerce nesne, roket parçaları, terk edilmiş yükler, kırılmış paneller ve modellenen milyonlarca küçük parça yörüngede dönmeye devam ediyor. Bir bakıma uzay, insanlığın en pahalı çöplüklerinden birine dönüşüyor. Üstelik bu çöplük yerinde durmuyor; saatte on binlerce kilometre hızla hareket ediyor.
Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Astrofizikçi Prof. Dr. Ersin Göğüş, uzay projelerine bütünüyle karşı değil. Hatta uzayın, insanlığın teknoloji üretme refleksinde özel bir yeri olduğunu düşünüyor. Ona göre radyo haberleşmesinden havacılığa, nükleer teknolojiden uzay yarışına kadar birçok büyük teknolojik sıçrama, insanlığın konforlu denge halinden çıkmasıyla doğdu. Fakat aynı cümleyi bugünün uydu iştahı için kurarken daha temkinli: “Düzgün yapılırsa tabii ki güzel bir şey. Ancak bu gidiş sürdürülemez. En azından bu hızla gitmemeli.”
Bu cümle, uzay ekonomisinin tam ortasına düşüyor. Eskiden uzaya uydu göndermek devletlerin gücünü gösterdiği bir alandı. Bugün hala öyle, ama artık yanında şirketlerin büyüme planı da var. SpaceX, Starlink ile alçak Dünya yörüngesini internet altyapısına çevirdi. Amazon, Kuiper ile aynı pazara girmek istiyor. Avrupa, IRIS² ile güvenli ve egemen bağlantı arıyor. Çin, Guowang ve Qianfan gibi projelerle yalnızca bağlantı değil, jeopolitik alan açıyor. Blue Origin, TeraWave gibi planlarla uzayda kurumsal veri ve iletişim katmanı hedefliyor.
NASA, ESA ve diğer kamu kurumları ise bu kalabalığın içinde bilim, gözlem, güvenlik ve düzenleyici akıl üretmeye çalışıyor. Yani gökyüzü yalnızca kalabalıklaşmakla kalmıyor. Ticarileşiyor, askerileşiyor ve giderek daha fazla bağımlılık yaratıyor.
Göğüş, bu gidişi dünya üzerindeki elektronik tüketimle birlikte okuyor. Bugün bir telefonun ömrü kısalıyor, her yıl yeni cihaz çıkıyor, bir önceki teknolojik ürün ile yetinilmeyen bir ekonomik durum kendine sürekli yeni iştah alanları açıyor. Fakat aynı hız, atık tarafında karşılığını bulamıyor. “Biz üretiyoruz ama sonunda ne yapacağız?” diye soruyor Göğüş. Ardından aynı soruyu uzaya taşıyor: “Uzaydaki uydular da öyle. Bir uydu ömrünü tamamlıyor, sistemden kaldırılıyor ama ne olacağı belli değil. Düşecek mi, kalacak mı? Uzayda çöplükte kalacak.”
Peki, bu kadar uydu ne zaman çok fazla olur? Bu sorunun kolay bir cevabı yok. Göğüş’ün de üzerine bir yazı kaleme aldığı ‘An Orbital House of Cards’ başlıklı çalışma bu yüzden önemli. Princeton ve British Columbia Üniversitelerinden araştırmacıların makalesi, yörüngedeki kırılganlığı anlatmak için CRASH Clock adlı bir ölçüt öneriyor. Basitçe şunu soruyor: Eğer çarpışma kaçınma manevraları durursa ya da yörünge farkındalığı büyük ölçüde kaybolursa, yıkıcı bir çarpışma ne kadar sürede gerçekleşir? Cevap rahatsız edici: 2,8 gün.
Göğüş bu hesabı ilk gördüğünde üzerinde özellikle durmuş: “Gerçekten doğru bir hesap. Ben de epey düşündüm; acaba spekülatif mi diye. Ama değil. Ciddiye alınması gereken bir hesap.” Bu bir Hollywood felaket senaryosu değil. Araştırmacılar da bunu ani bir kıyamet gibi değil, daha çok büyük bir çevresel kaza gibi ele alıyor. Ama sayı çarpıcı. Çünkü aynı ölçüt 2018’de 121 gündü. Aradan geçen birkaç yıl içinde gökyüzündeki hata payı aylarla değil günlerle ölçülür hale geldi. Göğüş, 2,8 gün meselesini ‘çığ etkisi’ üzerinden anlatıyor: “Bir toprak parçası yarım metre aşağıya düşer. Kendi başına küçük görünür. Ama altındaki büyük kütleyi tetiklerse bir kilometrelik şehri yok edebilir. Uzayda korkulan şey de bu: cascade dediğimiz çığ etkisi.”
Yörüngede yeterince çok nesne olursa bir çarpışma yeni enkaz üretir, bu enkaz başka çarpışmaları tetikler, onlar daha fazla enkaz üretir. Böylece bazı yörüngeler uzun vadede kullanılamaz hale gelebilir. Bugün bu kavram çoğu zaman yanlış biçimde bir anda her şeyin yok olması gibi anlatılıyor. Oysa daha gerçekçi tehlike riskin yavaş yavaş ortaya çıkması…
Şirketler ve organizasyonların takımyıldızlarını büyütme iştahı da muazzam. Avrupa Uzay Ajansı (ESA) 2030’da 100 bin civarı uydunun yörüngede dönmesini bekliyor. Göğüş’e göre sayının kendisi kıyamet anlamına gelmiyor: “Her an dünya yüzeyine yakın 10 kilometre yukarıda 10 bin ile 20 bin arası uçak havada. Uzay dediğimiz yer 100 kilometreden başlıyor. Alan büyüdükçe çarpışma ihtimali tek başına sayıdan ibaret olmaz. 100 bin uydu olsa bile asıl sorun regülasyon eksikliği.”
Yani mesele yine dünyadaki işleri yavaşlatan sorumluların başında gelen regülasyonlar, yönetmelikler ve kurallar. Bu durumda sorun çokluk da değil, kuralsız çokluk. Göğüş, “Birisi çıkıp Elon Musk’a ya da Jeff Bezos’a, Richard Branson’a ‘Sen 30’dan fazla uydu atamazsın’ diyemiyor. Çünkü uzay herkese açık deniyor. O da doldurabildiği kadar dolduruyor” diyor.
Bu, yeni uzay çağının kısa özeti olabilir. Yeryüzünde hava trafiği ‘kanla yazılan’ kurallarla yönetiliyor. Uçakların rotaları, irtifaları, izinleri, iniş-kalkış saatleri ve güvenlik protokolleri var. Bir kaza olur, sistem o kazadan sonra yeniden düzenlenir. Uzayda ise henüz bu yoğunlukta bir insan kaybı yaşanmadı. Çünkü uzaya giden insan sayısı sınırlıydı. Ama insan gitmedi diye risk yok olmadı. Yalnızca riskin faturası henüz yeterince görünür hale gelmedi.
Göğüş, bugün hala kullanılan uzay hukukunun temelinin 1960’larda atıldığını hatırlatıyor. O dönemin meselesi uzayın barışçıl amaçlarla kullanılmasıydı. Bugünün meselesi ise yörüngelerin nasıl paylaşılacağı, kimin hangi alanda ne kadar varlık göstereceği, çarpışma verilerinin nasıl paylaşılacağı, ömrü biten uydunun ne kadar sürede indirileceği ve enkazın kim tarafından temizleneceği.
Başka bir ifadeyle, insanlık 1960’ların hukukuyla 2030’ların trafiğini yönetmeye çalışıyor. Bu trafiğin yeryüzüne iyi etkileri de var. Göğüş bunu özellikle vurguluyor: “Şu anda her şeyimiz haberleşme bazlı gidiyor. Nerede olduğumuzu uydular söylüyor. GPS, konum sistemleri, uzaktan kontrol, 5G altyapıları… Bunların hepsini fiber artı uydular sağlıyor. Çok uydu demek, hayatın daha kolay ve güvenilir ilerlemesi demek.”
Evet, çok uydu daha iyi kapsama demek. Kırsal bölgelerde internet demek. Afet anında bağlantı demek. Denizlerde, kutuplarda, dağlarda ve savaş alanlarında veri demek. Tarım alanlarının izlenmesi, orman yangınlarının tespiti, sınır güvenliği, enerji hatları, iklim gözlemi ve lojistik ağları demek. Ama bu iyi tasarlanmış, iyi yönetilmiş, iyi regüle edilmiş bir uydu ekonomisiyle mümkün. Aksi halde aynı sistem kendi üstüne kapanabilir.
Çoğu zaman bakış açısı kaynaklı uzaydaki bu kalabalığı çokça metal, çokça risk gibi başlıklarla düşünsek de yalnızca çarpışma riskiyle sınırlı bir durum değil. Göğüş dikkati farklı bir yere de çekiyor: astronomi. Bu yeni çağın sessiz mağdurlarından biri. Starlink uyduları ilk gönderildiğinde insanların gökyüzünde tren gibi ilerleyen ışık dizilerini görüp şaşırdığını hatırlıyoruz. Sonra güneş panelleri daha az yansıtacak şekilde düzenlendi ve çıplak gözle daha az görünür oldular. Ama görünmez olmak, orada olmadıkları anlamına gelmiyor. Göğüş, “Görmüyoruz ama oradalar” diyor ve ekliyor: “Bizi de çok etkiliyor. Çünkü yerden teleskopla profesyonel gökyüzü gözlemi yapacağımızda görüş alanını kapatıyor.”
Bu cümle Türkiye için de kritik. Çünkü Erzurum’daki Doğu Anadolu Gözlemevi, Türkiye’nin astronomi altyapısında önemli bir eşik. Kızılötesi gözlem ve adaptif optik kapasitesiyle atmosferin bozucu etkisini azaltmayı hedefleyen bu teleskop, Türkiye’yi bölgesel gözlem haritasında daha görünür kılabilir.
İşin ekonomik boyutuna da eğilmek gerekiyor. Çöp artık maliyet kalemi. Uzay enkazı izleme ve kaldırma pazarı milyar dolar seviyesinde hesaplanıyor. Takip sistemleri, radarlar, optik gözlem ağları, çarpışma olasılığı yazılımları, otomatik manevra karar sistemleri, uydu servis araçları, yakalama teknolojileri ve aktif enkaz kaldırma görevleri bu pazarın parçaları. ClearSpace, Astroscale, LeoLabs, NorthStar, Kayhan Space ve benzeri şirketler geleceğin çöp ekonomisine çalışıyor. 2019’da 1.14 milyar dolardan 2026’da 1.23 milyar dolara gelen pazar 2031’de 1.83 milyar dolara ulaşabilir.
Yine de uzay çöpünü toplamak kulağa geldiği kadar kolay değil. Göğüş, “Dünya atmosferi çok güzel bir koruyucu kalkan. Atmosferin dışına çıkmak, roketin yaptığı en zorlu iş. Atmosferin üzerindeyseniz minimal enerjiyle yörüngede turluyorsunuz. Yörüngeyi kaybedince de sürtünme onu ufalayıp aşağıya bırakıyor” diyor. Bu nedenle bugün en gerçekçi yöntem, birçok enkaz için onu kontrollü biçimde atmosfere sokup yok etmek. Toplayalım, dönüştürelim, uzayda sanayi kuralım fikri kulağa iyi geliyor. Ama o fikrin önünde enerji, yakalama, mülkiyet, hukuk ve maliyet duvarları var.
Uzay madenciliği de benzer bir hayal-gerçek aralığında duruyor. Yıllardır bazı asteroidlerin trilyonlarca dolarlık metal değeri taşıdığı yazılıyor. Teoride heyecan verici. Pratikte ise başka bir dünya. Cihazları götürmek mesele, getirmek mesele, onun yörüngesine girmek mesele. Bazı göktaşları kendi ekseni etrafında yarım saatte bir dönüyor. Hızlı giderseniz çarpar, yavaş giderseniz yetişemezsiniz. Senkronizasyonu tutturmak gerekiyor. NASA’nın Bennu asteroidinden aldığı örnek bu yüzden iyi bir referans. Yıllarca süren yolculuk, hassas gözlem, tek denemelik örnek alma operasyonu ve sonunda Dünya’ya getirilen birkaç yüz gram malzeme. Bilimsel olarak paha biçilmez. Ticari madencilik açısından ise henüz faturası ağır bir alıştırma.
Teknoloji, enerji ve sürdürülebilirlik konularında yazıyor. Dijital kültür ve yüksek saatçiliğe meraklı. Teknolojiyi yalnızca ürünler ve trendler üzerinden değil, kültür, ekonomi, tasarım ve gelecek öngörüsüyle incelemeyi seviyor.