Uçan Süpürge 29. Kez Ankara’da
Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, 29. yılında kadının sinemadaki emeğini, hafızasını ve üretimini Ankara’da beyaz perdeye taşıyor
Görsel: Uçan Süpürge Vakfı - USV (illüstrasyon yapay zeka ile düzenlenmiştir).
Sinema tarihini filmlerin kendisi kadar, o filmlere kimlerin, nerede ulaşabildiği de belirler. Bazı filmler büyük festivallerde kırmızı halıdan geçer, bazıları dağıtım şirketlerinin takvimine erkenden girer, bazıları ödül sezonuna göre bekletilip yeniden paketlenir. Bazıları ise görünür olabilmek için başka türden bir ekosisteme ihtiyaç duyar: daha küçük salonlara, daha inatçı yönetmenlere, daha dikkatli izleyicilere ve tek başına kolayca duyulmayacak filmleri yan yana getirerek onlara ortak bir anlatı alanı açan festivallere.
Bazen bir yönetmenin filmi festival programında kendine yer bulamaz, bazen bir oyuncunun emeği jeneriğin gerisine düşer, bazen de bir kadın yazarın adı, tıpkı Fatma Aliye Hanım’ın Hayal ve Hakikat (1893) romanının yazar hanesinde ‘Bir Kadın’ diye anılması gibi, kamusal dolaşıma ancak eksiltilerek girebilir. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin 29 yıldır yaptığı şey bu yüzden sadece film göstermek değil; kültür tarihinin kenarında bırakılan adları, yüzleri ve üretimleri yeniden görünür kılmak.
Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali bu yüzden klasik anlamda bir ‘festival duyurusu’ ile anlatılamayacak kadar anlamlı ve katmanlı bir yerde duruyor. 1998’den bu yana Ankara’da düzenlenen ve Türkiye’nin ilk kadın filmleri festivali olarak konumlanan Uçan Süpürge, 29. yılında 2-7 Haziran 2026 tarihleri arasında yeniden izleyiciyle buluşuyor. Bu yıl ‘Çiçek Mi Dediniz?’ sloganıyla düzenlenen festival, Kült Kavaklıdere Sineması ve Etimesgut Belediyesi 100. Yıl Cumhuriyet Kültür Merkezi’nde 23 ülkeden 47 filmi, 9 bölüm altında izleyiciyle buluşturuyor.
Bu yılki programın ilk bakışta öne çıkan tarafı, ‘kadın filmi’ ifadesinin bellek, direniş, beden, arşiv, aile, göç, emek, kuşaklar arası aktarım ve politik tanıklık farklı başlıklar altında birbirine bağlanması. Festivalin uluslararası yarışma seçkisi ‘Her Biri Ayrı Renk’, FIPRESCI jürisi tarafından değerlendiriliyor. Bu ayrıntı önemli çünkü Uçan Süpürge’yi sadece yerel bir dayanışma alanı olmaktan çıkarıp uluslararası bir eleştiri ve dolaşım ağına bağlayan kanallardan biri burada oluşuyor.
Festivalin açılış töreni 2 Haziran akşamı Ankara Devlet Opera ve Balesi Sahnesi’nde yapılacak. Oyuncu Emel Göksu’ya Onur Ödülü verilecek. Brezilyalı yönetmen Lucia Murat, yapımcı Dilde Mahalli ve oyuncu Melisa Sözen ise Bilge Olgaç Başarı Ödülleri’ni alacak. Ayrıca dünyanın önde gelen kadın yönetmenlerinden Murat’ın festival kapsamında bir toplu gösterimi de yapılacak. Bu seçim, festivalin bu yılki hafıza hattını daha da belirginleştiriyor. Brezilya’da askeri diktatörlük döneminde hapsedilen, işkence gören ve sinemasını kişisel tanıklık ile politik hafıza arasında kuran Lucia Murat’ın ilk kez Türkiye’ye geliyor olması, programın ‘bellek ve direniş’ temasını tarihsel bir bağlamla buluşturuyor.
İki Şehrin Hikayesi
Uçan Süpürge’nin açılışını Ankara Devlet Opera ve Balesi Sahnesi’nde yapması mekanın prestijinin yanında, Türkiye’de kültür-sanatın nerede üretildiği, nerede kurumsallaştığı ve nerede görünür olduğu sorusunu hatırlatıyor. İstanbul geçmişten günümüze kültür endüstrisinin, galeri dolaşımının, özel tiyatroların, film gösterimlerinin ve medya görünürlüğünün ana merkezi gibi çalışıyor. Fakat Cumhuriyet’in sahne sanatları hafızasına bakıldığında Ankara’nın rolü daha farklı: Ankara, kültürün piyasa dolaşımının yanı sıra kamusal kurum olarak da tasarlandığı bir mekan hafızasına sahip.
Bu hattın kökü Osmanlı’ya kadar uzanıyor. İstanbul’da saray çevresinde, Pera’da, azınlık cemaatlerinin tiyatro ve müzik pratiklerinde, Naum Tiyatrosu’ndan Gedikpaşa Tiyatrosu’na uzanan sahnelerde modern gösteri kültürünün erken örnekleri oluşmuştu. Sinema da benzer biçimde önce İstanbul’un kozmopolit kent dokusunda görünür oldu. Fakat Cumhuriyet, sahne sanatlarını sadece şehirli eğlence ya da seçkin çevre faaliyeti olarak değil, kamusal eğitim ve modernleşme projesinin bir parçası olarak kurumsallaştırmaya çalıştı. Ankara Devlet Konservatuvarı’nın 1936’da başlayan kuruluş süreci Paul Hindemith ve Carl Ebert gibi isimlerin katkısıyla opera, tiyatro, şan ve sahne oyunculuğunu aynı modernleşme programı içinde düşündü. Devlet Tiyatrosu’nun 1949’da faaliyete geçmesi, ardından Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün 1970’te Ankara merkezli bir yapı olarak kurulması, bu hikayenin kurumsal omurgasını oluşturdu.
Dahası bu hikaye yalnızca Ankara ve İstanbul arasında sıkışmıyor. Türkiye’de opera, bale, tiyatro ve klasik müzik kurumlarının coğrafyası, kültürün merkezden çevreye nasıl taşındığını da gösteriyor. Bugün Devlet Opera ve Balesi Ankara, İstanbul, İzmir, Mersin, Antalya ve Samsun müdürlükleriyle faaliyet gösteriyor. Trabzon ise bugün yerleşik bir opera-bale müdürlüğüyle değil, 1912’de inşa edilip 1958’de yol çalışmaları sebebiyle yıkılan Trabzon Opera Binası ile hatırlanıyor. Bu kayıp yapı, Anadolu kentlerinde sahne sanatları hafızasının sanıldığından daha eski, fakat aynı zamanda daha kırılgan olduğunu gösteren çarpıcı bir örnek.
Uçan Süpürge’nin Ankara’da konumlanması tam da bu kırılgan hafızanın içinde anlam kazanıyor çünkü festival, sinemayı yalnızca film gösterimi olarak değil, sahne, kurum, şehir ve bellek ilişkisi içinde düşünmeye vesile oluyor. Bir kadın filmleri festivalinin açılışını Cumhuriyet’in sahne sanatları hafızasını taşıyan bir mekanda yapması, Türkiye’de kültürün nereden konuşulduğuna dair bir şeylere işaret ediyor.
Uçan Süpürge’nin anlamını daha iyi görmek için onu Türkiye’de ve dünyadaki benzer yapılarla birlikte düşünmek gerekiyor. Fransa’daki Festival International de Films de Femmes de Créteil, 1979’dan beri kadın yönetmenlerin filmlerine alan açan en köklü örneklerden biri. Almanya’daki Internationales Frauen Film Fest Dortmund+Köln, Köln’deki Feminale ile Dortmund’daki femme totale festivallerinin 2006’da birleşmesiyle bugünkü yapısına kavuştu. Güney Kore’deki Seoul International Women’s Film Festival, toplumsal cinsiyet eşitliği ve çeşitlilik başlıklarını Asya sinemasıyla birlikte düşünen güçlü bir platform olarak öne çıkıyor.
Bu festivallerin ortak noktası, ana akım festival haritasına paralel bir damar açmaları. Cannes, Berlin, Venedik ya da Toronto gibi büyük festivaller sinema endüstrisinin prestij trafiğini belirlerken, kadın filmleri festivalleri başka bir soruya odaklanıyor: Hangi filmler dolaşıma giremiyor, hangi hikayeler görünürlük eşiğine takılıyor, hangi yaratıcı emekler sinema tarihinin dipnotlarına itiliyor?
Bu görünürlük meselesinin Türkiye’deki kültürel geçmişi sinemadan çok daha eskiye uzanıyor. 1890’ların başında Ahmet Mithat Efendi ile Fatma Aliye Hanım’ın birlikte kaleme aldığı Hayal ve Hakikat, edebiyat tarihimizde bu açıdan çarpıcı bir eşik oluşturur. Eser yayımlandığında yazar hanesinde Ahmet Mithat Efendi’nin adı açıkça yer alırken, Fatma Aliye Hanım kendi adıyla değil, ‘Bir Kadın’ ifadesiyle görünür olur. Bu anonimlik, dönemin edebiyat dünyasında kadın yazarlığın hangi sınırlar içinde kabul edilebildiğini gösterir: Kadın vardır, yazar; ama adı henüz kamusal alanda aynı açıklıkla dolaşıma giremez. Bugün bir kadın filmleri festivalinin yaptığı iş tam da bu tarihsel gölgenin karşısında anlam kazanıyor. Uçan Süpürge, kadınların üretimini ‘bir kadın’ belirsizliğinden çıkarıp adı, filmi, dili, belleği ve estetik tercihiyle birlikte görünür kılan bir karşı-hafıza alanı açıyor.
Bu mesele günümüzde güncelliğini korumaya devam ediyor. San Diego State Üniversitesi’ndeki Center for the Study of Women in Television and Film’in 2025 Celluloid Ceiling raporuna göre, 2025’in en çok hasılat yapan 100 filminde çalışan yönetmenlerin yalnızca yüzde 10’u kadınlardan oluştu. Avrupa tarafında da tablo parlak değil: European Audiovisual Observatory’nin 2015-2024 verilerine göre, Avrupa uzun metraj film üretiminde kamera arkasındaki profesyonellerin yalnızca yüzde 27’si kadın. Bu oran yönetmenlerde yüzde 27, görüntü yönetmenlerinde yüzde 14, bestecilerde ise yüzde 13’e kadar düşüyor.
Bu veriler, Uçan Süpürge gibi festivallerin neden ‘hala’ gerekli olduğunu gösteriyor. Mesele sadece daha fazla kadın yönetmenin filmini göstermek olmasa gerek. Nitekim festival, üretim, eleştiri, izleyici, arşiv ve kuşaklar arası aktarım arasında başka bir dolaşım hattı kuruyor. Bir film burada sadece ‘seans’ bulmuyor, bağlam buluyor. Hem genç hem de usta yönetmenler söyleşilerde izleyiciyle temas ediyor, genç sinemacılar önceki kuşakların deneyimini duyuyor, seyirci bir filmin ardındaki politik ve estetik zemini kavrayabiliyor.
Türkiye’de bu hattın başka örnekleri de var. Filmmor Kadın Kooperatifi, 2002’den bu yana Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali’ni düzenliyor, atölyeler ve üretim çalışmalarıyla sinemada cinsiyet eşitliği mücadelesini sürdürüyor. İzmir Uluslararası Kadın Yönetmenler Festivali ise kadın yönetmenlerin üretimlerini görünür kılan bir başka önemli platform olarak büyüyor. Sabancı Vakfı’nın Kısa Film, Uzun Etki projesi gibi sosyal meseleleri kısa film üretimiyle buluşturan yapılar da bu ekosistemin daha geniş çeperinde düşünülebilir.
Bu yüzden Uçan Süpürge’nin 29. yılına bakarken sadece programdaki filmleri değil, festivalin kurduğu altyapıyı da görmek gerekiyor. Bu altyapı bazen bir FIPRESCI jürisiyle uluslararası eleştiri ağına, bazen Lucia Murat gibi bir yönetmenin tanıklığıyla Latin Amerika politik sinemasına, bazen Ankara Devlet Opera ve Balesi Sahnesi’nin taşıdığı Cumhuriyet hafızasına, bazen de bir Anadolu kentinde çoktan yıkılmış bir opera binasının hayaletine bağlanıyor.
Sinema endüstrisi hala eşitlik fikrini çoğu zaman vitrin düzeyinde tartışırken, 29. yılında Uçan Süpürge sabırlı ve cesur bir iş yapıyor: Çiçek olmadığını söyleyenlerin, süs değil özne olmak isteyenlerin, sinema tarihine kenardan değil içeriden yazılmak isteyenlerin buluşma alanı olarak yoluna devam ediyor.
Antikitenin kadim dillerinden dijitalin kodlarına uzanan disiplinlerarası bir köprüden geçmekte. WIRED Türkiye ile teknolojiyi sorunsallaştırırken, yedi sanatı yanına alarak öğrenmenin ve paylaşmanın peşinden gidiyor. 98 model, Boğaziçili.