Algoritmalar Kişisel Stilin Peşinde
Sosyal medyada bıraktığınız bir beğeni, kişisel stilinizi yok etmeye talip olabilir. Algoritmalar, şimdilerde özgün moda anlayışlarını bir tehdit olarak görülüyor.
İllüstrasyon: eleonora gallI, MOMENT/gettyimages
Kansas’tan sosyoloji öğrencisi Jane, Stokholm’den mühendis Ida ve Singapur’dan moda tasarımcısı Hannah muhtemelen dün akşam aynı bluzu tek tıkla sipariş ettiler. Her üçü de bu bluzu, İstanbul’dan Zeynep’in çektiği bir TikTok videosunda gördüler ve influence edildiler. Nihayetinde bu bluz, şimdilerde pek trenddi. Gerçi üçü de Zeynep’in videosundan önce trende aşinaydı. Bu yeni estetiğin yükselişine dair sayısız kısa video ve Instagram gönderisi ile karşılaşmış, hatta Substack bültenleri okumuşlardı. Öyle ki her biri, sokaktan geçen bir yabancıya bu trendi sorsa, onun da buna hakim olacağını biliyor. Üstelik bu yabancılar, konuşma uzayınca onlara modanın nabzını tutan farklı mecralar önerecekler. Tüm bu mecralar ise algoritmalarla şekillenen bir sosyal medya platformunda yer alacak.
Dijitalleşmenin hızı, modayı kendi oyun alanına dönüştüreli epey oldu. 2020’lerle beraber sosyal medya blogları, influencer’lar ve Substack bültenleri modanın yeni karar mercilerine dönüştü. Grand View Research’ün endüstri raporuna bakılırsa, global moda influencer pazarlama bütçelerinin hacmi; 2024’te 6.8 milyar dolar olarak ölçülen değerini, 2030 yılına kadar 39.72 milyara katlayacak. Diğer yanda ise moda yazarlığına yeni bir perde açan Substack’in 35 milyonun üzerinde aylık aktif kullanıcıya ulaştığı, toplamda 90 milyon doları aşkın yatırım aldığı biliniyor. Kimileri bu değişimleri, geleneksel taste-maker’lar olan moda dergilerinin ölümü olarak adlandırabilir, fakat orada da işler dönüşüyor: Vogue, son birkaç yıldır aktif bir şekilde podcast yayınlarına ağırlık veriyor. Derginin çiçeği burnunda Genel Yayın Yönetmeni Chloe Malle ise yakın zamanda ‘Malle Wear - From Vogue’ adında substack’vari bir e-posta bülteni serisine başladı. Yani dijital iklim, stilin yeni sözcüsü haline çoktan geldi, yeni katmanlarla yoluna devam ediyor. Yine de olay bundan biraz daha karışık olabilir. Ya bu sözcülük rolü sadece yeniliğe entegre olan bir sistem değil de, yıllar yılı ‘kişisel stil’ olarak andığımız fenomeni yok eden bir güç ise? Bu aralar modada neyi beğendiğiniz ve satın aldığınız, kişiliğiniz ve ilgi alanlarınızdan çok algoritmalarla ilişkili olabilir.
Algoritmaların çalışma mekanizmalarını özetlemek için ‘ne ekersen onu biçersin’ demek yeterli olacaktır. Gerek bir e-ticaret platformundaki siparişiniz, gerek TikTok’ta bir #GRWM (Get Ready with Me - Benimle Hazırlan) videosuna bıraktığınız beğeni, algoritmaya o ürün veya konseptin daha fazlasını istediğiniz mesajını verir. Haliyle algoritmik kürasyon; kullanıcıları geçmiş etkileşimlerine göre kategorize eder, bu hareketler üzerinden bir yol haritası çizer. İşin elbette kolektif bir yönü var: Sosyal medyanın da doğası gereği beğeni kazanan her içerik daha geniş kitlelere yayılıyor, böylelikle Jane, Ida ve Hannah aynı örüntülerle karşılaşıyor. Sıklıkla yankı odası terimini de kullandığımız bu düzlem, haliyle kültürü de homojenize ediyor. Homojenleşen bir kültürde ise kuşkusuz nişlerin sayısı gitgide azalıyor. Şimdilerde hepimiz aynı esprilere gülüyor, aynı yemek tariflerini pişiriyor, aynı moda trendlerini radarımıza alıyoruz.
Nitekim son birkaç yıldır karşımıza çıkan mikro-trend çemberi de bunun esaslı bir kanıtı: Yakın zamana dek çok konuşulan Carolyn Bessette Kennedy’nin stili, sokakları alacalı plastik saç bantları ile doldurmuştu. Öncesinde clean girl-messy girl estetiklerinin çekişmesinde bir taraf yoga takımlarına, diğer taraf ise kürk mantolara sarılmıştı. Bu akımların tümü ise bir yılı dahi tamamlayamadan stil hafızasından silindi. Çünkü Jane de Ida da Hannah da bunlarla TikTok’ta karşılaşmış; Pinterest’in algoritmik dünyasında aynı görsellerle bir alışveriş wishlist’i oluşturmuş ve nihayetinde aynı parçaları satın almıştı. Birkaç gün içerisinde sokakta kendilerini bir üniforma giyer gibi hissettiklerinde ise çoktan sıradaki kısa ömürlü trendi beklemeye başlamışlardı.
Columbia Üniversitesi, Narrative Intelligence Lab’ini yöneten yardımcı profesör Dennis Yi Tenen, ‘Literary Theory for Robots’ kitabında, “Genel zeka, jenerik zekayla sonuçlanır” der. Tenen’ın algoritmalardan yararlanan bir numaralı sistem olan LLM’lerin devasa verilerle eğitildikçe ürettiği sesin ve tarzın ortalama, tekdüze ve basmakalıp bir karakter kazandığı argümanı; tam da bu fenomene parmak basıyor. Yankı odalarında münhasır karakterlerimizi kaybediyoruz.
Algoritmalar kopyala-yapıştır usulü tektipleşen bir estetiği öne çıkarmadan ve kişisel stili ele geçirmeden önce moda, aslında yaratıcılık ve özgür ifade kavramlarıyla tanımlanıyordu. Kişiler, gardıroplarını oluştururken ve ‘Bugün ne giysem?’ sorusuna cevap ararken moda dünyasıyla doğrudan bir etkileşimden ziyade bağlamsal bir ilişkiye sahiplerdi. Tarihi, politik, kültürel ve kimlik odaklı ifadelerin alt metnini taşıyan kişisel stil kavramı, Hindistan’da sare ve Türkiye’de bindallı ile karşılaşmamızın bir numaralı sebebiydi. Dahası 40’ların savaş iklimiyle muhafazakarlaşan, 60’lar sonunda ise savaş sonrası neşeyle hippie’leşen stil kodları da buna şahane örneklerdi. Bölgesel ve tarihi çeşitliliklerin ötesinde, algoritmik dominasyonun birkaç adım gerisinde Hannah, muhtemelen maksimalist ve deneysel bir tarza sahipti. Jane ise sadece monokrom giyinen, konfor odaklı. Şimdi her ikisi de aynı bluzu giyiyor, çünkü TikTok’ta bunun ‘niş bir stil’ olduğunu öğrendiler. Algoritmalar, tam da bu sebeple tüm bu çeşitliliğin sonunu getirmekle ve kişisel stilin ölümüne sebep olmakla suçlanıyor. İşin aslı moda dünyası da tüketici ve takipçileri arasında yaşanan bu değişimin gayet farkında. 2024 yılında İlkbahar-Yaz 2025 koleksiyonunu sunan Prada’ya bir göz atmakta fayda var. Metalik etekler, fütüristik ilham perileri ve lumboz referanslı etekleri ile karşımıza çıkan Raf Simons & Miuccia Prada ikilisi, koleksiyonu hazırlarken algoritmaların modadaki yerini düşünerek yolculuklarına başlamışlardı. Koleksiyon sunumunun ardından sahne arkasında Vogue’a konuşan Prada, “Algoritmalar tarafından yönlendiriliyoruz. Böylelikle sevdiğimiz ve bildiğimiz her şey, bir başkası bunu bize aşıladığı için gerçekleşiyor” demiş ancak bu gerçekliği ne kınadığını ne de eleştirdiğini özellikle belirtmişti. Çeşitli moda yazarları, Prada’nın bu yaklaşımını, Kyle Chayka’nın algoritmaların kültürü nasıl şekillendirdiğini tartıştığı ‘Filterworld: How Algorithms Make Everything the Same’ kitabı ile bir kesişim kümesinde yorumlamışlardı.
Moda dünyasında algoritmik dönüşüme bir diğer örnek de yüksek modada sesi kısılan modaevlerinden gelmişti: Geçtiğimiz birkaç yıl boyunca endüstriyi baskılayan lüks türbülansı, yani global ölçekte yaşanan kar düşüşü, markaları ister istemez cesur adımlar atmaktan kaçınan ve yerine klasik, konfor ve işlev odaklı, minimalist tasarımlar üretmeye yönlendirmişti. Bir anlamda her moda evinin kendi kitle partisi çağını yaşadığı geçtiğimiz birkaç sezonda gözle en kolay görülür örnek; medyada bulduğu yankıya rağmen bunu satış başarısına dönüştürmekte güçlük çeken Schiaparelli’nin, hazır giyim koleksiyonlarında sürrealist mirasından kısmen vazgeçerek ayakları yere basan, marka kimliğini yansıtmaktan ziyade algoritmalarla şekillenen genel zevki tatmin edecek görünümlerle karşımıza çıkışıydı. Yine Dario Vitale öncesi Versace’yi yeni Prada, Sabato de Sarno dönemi Gucci’yi ise yeni Bottega Veneta olarak ananlar; marka kimliklerinin yok oluşuna atıfta bulunanlar olmuştu.
Algoritmalar kültürü homojenize eder, homojen kültürde nişlerin sayısı azalır. Talep bulmayan niş ise arz ile sonuçlanmaz. Bireysel ifadenin, biricik olmanın üzerine şekillenen ‘kişisel stil’ de bu nişlerin başını çekiyor. Algoritmalar hayatımızı kolaylaştıran araçlar ve faydalanmayı seviyoruz. Yine de LLM sistemlerinin düşünme kaslarımızı zayıflattığına yönelik argümanın, artık ifade ve kürasyon kaslarımız için de geçerliliği muhtemel. Kimileri analog yaşama dönüp algoritmik kürasyona karşı çıkıyor; plaklar alıyor, alışveriş için fiziksel mağazaya dönüyor, lokal markalardan alışveriş yapıyor. Kolektif bir direnç olmadığı sürece gidişat da değişmeyebilir. Sokak stilinde bir süre daha ‘üniforma’ tipi benzerlikler, yüksek modada ise marka kimliğinden kopuş ve her türden tüketiciye hitap eden güvenli tasarımlar görmeyi bekleyebiliriz.
Koç Üniversitesi ve Kadıköy Anadolu Lisesi mezunu. Medya kariyerine öğrencilik yıllarında, L’Officiel’de başladı. Vogue Türkiye’de moda ve kültür üzerine yazıyor, WIRED Türkiye’de dijital kültürün bu disiplinlerle etkileşiminin izini sürüyor. İstanbul ve Berlin arası yaşadığı bugünlerde çalışmalarına her iki ülkeden çeşitli yayınlarla devam ediyor.