E. Can Özer
Kültür
6 Haziran 2026 21:32

Kriz Anlarında, Akademi Beklerken Boşluğu Sosyal Medya Dolduruyor

Kriz anlarında hakikat kaybolmuyor ama çoğu zaman geç kalıyor. Üniversitenin yeni sınavı, doğru bilgiyi kamusal hıza yetiştirebilmek

Kriz Anlarında, Akademi Beklerken Boşluğu Sosyal Medya Dolduruyor

İllüstrasyon: Dusan Stankovic/gettyimages

Bugün kriz anlarında bilgi artık çoğu zaman bir üniversite koridorundan, hakemli derginin yeni sayısından ya da resmi açıklama metninden çıkıp gelmiyor. Daha hızlı, daha dağınık ve daha duygusal bir güzergah izliyor: kısa videolar, ekran görüntüleri, yarım grafikler, bağlamından kopmuş uzman cümleleri, WhatsApp mesajları, son dakika iddiaları ve sosyal medya yorumları.


Henüz neyin doğru olduğu anlaşılmadan bilgi çoktan tüketilmiş, paylaşılmış, bir duyguya angaje olup hüküm verilmiş oluyor. Akademi ise genellikle bu sırada hala doğru soruyu kurmaya çalışıyor.


Bu bir zayıflık gibi görünebilir. Fakat en genel anlamıyla akademik bilginin yavaşlığı sadece hantallıktan kaynaklanmıyor. Bilimsel bilgi kanıt ister, yöntem ister, itiraz ister. Emin olmadan konuşmamak, akademik dünyanın en kıymetli reflekslerinden biridir.


Krizlerin kamusal zamanı ise bu refleksle aynı hızda akmaz. Depremde, salgında, iklim felaketinde, ekonomik çöküşte ya da yapay zeka paniğinde toplum beklemez. İnsanlar hemen anlamak ister: Ne oluyor, bu bizi nasıl etkileyecek, kime güveneceğiz?


Bugünün bilgi krizini basitçe ‘akademi yavaş, sosyal medya hızlı’ çatışmasına indirgemek eksik olur. Daha derinde bir altyapı sorunu var. Hakikat artık sadece doğru olmak zorunda değil; erişilebilir, anlaşılır, güncellenebilir ve zamanında dolaşıma girebilir olmak zorunda.


Türkçede ‘şüyuu vukuundan beter’ diye eski bir söz var. Bir şeyin söylentisinin, gerçekleşmesinden daha beter olabileceğini anlatır. Bugünün diliyle söylersek: Bazen olaydan önce bildirimi gelir, etkisi de olayın kendisinden büyük olur. Bu söz, sosyal medya çağında neredeyse algoritmik bir akla kavuşuyor. Çünkü söylenti artık sadece ağızdan ağıza dolaşmıyor; öneriliyor, öne çıkarılıyor, hızlandırılıyor, ekran görüntüsüne dönüşüyor, başka bağlamlarda yeniden paketleniyor. Bugün genellikle kamusallaşan krizlerde vakanın kendisi kadar, hatta ondan önce, onun dijital tevatürüyle uğraşıyoruz.


Oxford Dictionaries’in 2016’da yılın kelimesi seçtiği ‘post-truth’, objektif gerçeklerin kamuoyu oluşumunda duygu ve kişisel inançlardan daha az etkili hale geldiği koşulları tarif ediyordu. O dönem kavram çoğunlukla Brexit ve Donald Trump üzerinden tartışılmıştı. Bugünse post-truth sadece seçim meydanlarıyla kalmayıp aşı tartışmalarında, afet iletişiminde, iklim krizinde, yapay zeka korkularında, ekonomi yorumlarında ve gündelik sağlık tavsiyelerinde aynı mekanizma çalışıyor.

Bu mekanizmayı büyüten şey ise elbette platformların çalışma biçimi. Reuters Institute’un 2025 Dijital Haber Raporu, haber tüketiminin sosyal medya ve video platformlarına doğru hızla kaydığını gösteriyor. Rapora göre 2020’de yüzde 52 olan sosyal video üzerinden haber tüketimi 2025’te yüzde 65’e çıkmış durumda; herhangi bir video formatından haber tüketenlerin oranı ise aynı dönemde yüzde 67’den yüzde 75’e yükseliyor.


Haber artık yalnızca okunmuyor. İzleniyor, kaydırılıyor, kesiliyor, altyazılanıyor, tepkiyle tüketiliyor ve yeniden dolaşıma sokuluyor. Bu ortamda akademik bilgi çoğu zaman yanlış bedende beliriyor. Makale formatı uzun. Dil kapalı. Kurumsal açıklamalar temkinli. Veri setleri uzman olmayanlar için erişilmez. Akademisyen ‘emin olmadan konuşmama’ refleksiyle beklerken, platformlar emin görünenlere alan açıyor.


Sosyal medya boşluk sevmez. Üniversite konuşmadığında orayı yarı uzmanlar, komplo anlatıcıları, politik figürler, sağlık influencer’ları, finans fenomenleri ya da platformun en iyi performans gösteren yüzleri doldurur.


Bu sadece hız meselesi de değildir. Sosyal medya bilgiyi bağlam içinde değil, ardışık uyaranlar halinde sunar. Bir sel videosunun ardından makyaj önerisi, onun ardından savaş görüntüsü, onun ardından yapay zeka distopyası, onun ardından bir akademisyenin açıklaması gelebilir. Aynı ekranda felaket, eğlence, reklam, bilim ve komplo yan yana durur.


Böyle bir akışta bilgi doğruluğuyla yarışmaz; dikkat çekme kapasitesiyle de yarışır.


MIT’den Soroush Vosoughi, Deb Roy ve Sinan Aral’ın Science’ta yayımlanan geniş ölçekli çalışması, bu yarışın karanlık tarafını erken gösteren araştırmalardan biriydi. 2006-2017 arasında Twitter’da yayılan yaklaşık 126 bin söylentiyi inceleyen çalışma, yanlış haberlerin doğru haberlerden daha uzağa, daha hızlı, daha derine ve daha geniş yayıldığını ortaya koydu. Bulguların en rahatsız edici yanı, bu farkın sadece botlarla açıklanamamasıydı. Yanlış bilginin yayılmasında insanların paylaşma davranışı belirleyici görünüyordu.


Sorun sadece kötü niyetli teknoloji değildi. İnsan, şaşırtıcı ve öfkelendirici olana da çalışıyordu.


Pandemi örneği

Covid-19 pandemisi, bilimsel bilgi, küresel sağlık yönetişimi ve kamusal alarm mekanizmaları arasındaki gecikme problemine dair en yakın ve en büyük örneklerden biri olarak önümüzde duruyor. Üstelik kriz tamamen habersiz gelmedi.


Eylül 2019’da, yani Wuhan’daki ilk olağandışı pnömoni vakalarından sadece birkaç ay önce, Dünya Sağlık Örgütü ve Dünya Bankası tarafından ortak kurulan Global Preparedness Monitoring Board, A World at Risk başlıklı raporunda dünyanın yıkıcı bir bölgesel ya da küresel salgın riskiyle karşı karşıya olduğunu söylüyordu. Rapor, liderlere sağlık acil durumlarına hazırlık için acil eylem çağrısı yapıyor; koordinasyon, finansman, araştırma-geliştirme ve ulusal sistemlerin güçlendirilmesi gerektiğini vurguluyordu.


Birkaç ay sonra test başladı.


Aralık 2019’un sonunda Çin’de nedeni bilinmeyen pnömoni vakaları bildirildi. DSÖ, Ocak 2020’de yeni koronavirüsle ilgili teknik rehberler yayımladı, ülkelere hazırlık çağrıları yaptı ve bilgi toplamaya çalıştı. Fakat kurumun en çok eleştirildiği noktalardan biri, 22-23 Ocak 2020’de toplanan Acil Durum Komitesi’nin Covid-19’u henüz ‘uluslararası önemi haiz halk sağlığı acil durumu’ ilan etmemesiydi. DSÖ’nün kendi açıklamasına göre, komite üyeleri o tarihte farklı görüşlere sahipti; olayın aciliyetini kabul ediyor ama PHEIC ilanı için mutabakata varamıyordu.


Bir hafta sonra tablo değişti. DSÖ, 30 Ocak 2020’de Covid-19’u PHEIC ilan etti. 11 Mart 2020’de ise salgını pandemi olarak niteledi. O tarihe gelindiğinde virüs 100’den fazla ülkeye yayılmış, vaka ve ölüm sayıları hızla artmıştı.


Bu kronoloji, DSÖ’nün hiçbir şey yapmadığı anlamına gelmiyor. Kurum erken teknik rehberler yayımladı, ülkelerle bilgi paylaştı, uzman ağlarını devreye soktu. Fakat eleştiriler de bu gri bölgede yoğunlaştı: Uyarılar vardı ama küresel alarmın dili yeterince erken ve yeterince sert kurulamadı. Bilgi vardı ama siyasi karar alıcıları ve kamuoylarını harekete geçirecek ölçekte bir aciliyet duygusuna dönüşmekte zorlandı.


Independent Panel for Pandemic Preparedness and Response, 2021’de yayımlanan raporunda Şubat 2020’yi birçok ülke için ‘kaybedilmiş ay’ olarak niteledi. O ay içinde virüs sınırları aşarken pek çok hükümet hala bekle-gör çizgisindeydi. Panel, sistemin farklı noktalarında zayıf halkalar bulunduğunu, hazırlığın tutarsız ve yetersiz finanse edildiğini, uyarı sisteminin yavaş ve çekingen kaldığını belirtiyordu.


Covid-19 sonrasında DSÖ, hazırlıklı olma konusunda yetersiz kalındığı gerekçesiyle küresel eleştirilerin merkezinde kaldı. Bu baskı, yalnızca kurumun geçmiş performansına dönük bir hesaplaşma olarak kalmadı; yeni uluslararası mekanizma arayışlarını da hızlandırdı. Üye devletler, gelecekteki olası küresel sağlık krizlerini daha erken saptamak, koordinasyonu güçlendirmek, aşı, tanı ve tedavilere erişimdeki eşitsizlikleri azaltmak için DSÖ Pandemi Anlaşması sürecini başlattı. Üç yılı aşan müzakerelerin ardından WHO Pandemic Agreement, 20 Mayıs 2025’te 78. Dünya Sağlık Asamblesi’nde kabul edildi. Ancak anlaşmanın yürürlüğe girmesi, patojen erişimi ve fayda paylaşımı sistemini düzenleyecek PABS ekinin tamamlanmasına ve ardından en az 60 ülkenin onayına bağlı. Üye devletlerin 2026’da PABS müzakerelerini uzatma kararı alması, Covid-19’un bıraktığı kurumsal derslerin hala tamamlanmamış bir yeniden yapılanma sürecine dönüştüğünü gösteriyor.


Bu tablo akademi için de tanıdık bir ders içeriyor. Kriz anında doğru bilgiye sahip olmak yetmiyor. O bilginin kurumsal cesaretle, anlaşılır bir dille ve zamanında kamuya çevrilmesi gerekiyor. Covid-19’da dünya bilimsel kapasitesinin ne kadar hızlı mobilize olabileceğini gördü; aşı çalışmaları, genomik izleme, açık veri setleri ve preprint kültürü bilimsel üretimin temposunu hızlandırdı. Ama aynı dönem, bilimsel bilginin kamu hayatına geçerken ne kadar kolay biçim değiştirdiğini de gösterdi.


Güven problemi

Toplumun artık bilim insanlarına güvenmediği varsayımı kulağa güçlü geliyor ama tablo daha karışık. Nature Human Behaviour’da 2025’te yayımlanan ve 68 ülkeden 71.922 katılımcıya dayanan araştırma, çoğu ülkede insanların bilim insanlarına güvendiğini ve bilim insanlarının toplumla ve politika yapımıyla daha fazla ilişkilenmesini istediğini gösteriyor. Bu bulgu, doğrudan üniversite kurumlarına ya da akademik yayıncılık sistemine güven anlamına gelmez. Ama önemli bir şeyi söyler: Kriz, ‘kimse bilime inanmıyor’ krizi değildir. Daha çok, güvenilen bilginin kamusal dolaşıma yeterince etkili girememesi krizidir.


Üniversitenin kurumsal yapısı bu noktada kendi aleyhine çalışır. Akademisyen için kariyer değeri hala çoğu zaman makale, atıf, proje, fon, ders yükü, idari görev ve unvan üzerinden kurulur. Bir kriz anında açıklayıcı metin yazmak, görsel rehber hazırlamak, gazetecilerle çalışmak, kamuya açık veri notu yayımlamak, podcast’e çıkmak ya da sosyal medyada düzenli bilgilendirme yapmak çoğu kurumda asli akademik üretim sayılmaz.

Hatta bazen riskli görülür.


Bir cümlenin bağlamından koparılması, sosyal medya linci, politik hedef haline gelmek, kurum baskısı ya da meslektaş küçümsemesi akademisyeni daha da temkinli hale getirir. Bu yüzden akademi kamusal alana çoğu zaman kurum olarak değil, tek tek akademisyenlerin kişisel cesaretiyle çıkar. Bazı hocalar iyi açıklayıcılara dönüşür, bazı araştırmacılar gazetecilerin başvurduğu güvenilir kaynaklar haline gelir, bazı laboratuvarlar veriyi açık ve anlaşılır biçimde yayımlar. Fakat bunlar çoğu zaman sistemin sonucu değil, sistemin boşluklarına rağmen yapılan işlerdir.


Türkiye gibi kriz hafızası yoğun ülkelerde bu mesele daha keskin hissedilir. Afetlerde, ekonomik dalgalanmalarda, salgınlarda, seçim süreçlerinde ya da teknoloji paniklerinde kamuoyu çok hızlı açıklama arar. Bu açıklama bazen resmi kurumlardan, bazen gazetecilerden, bazen uzmanlardan, bazen de sosyal medyanın en gürültülü figürlerinden gelir. Üniversiteler ise çoğu zaman güçlü bir kurumsal kriz iletişimi refleksiyle değil, kendi alanında sorumluluk hisseden akademisyenlerin bireysel çabasıyla görünür olur. Bilgi boşluğu ise tarafsız kalamaz, birileri onu mutlaka doldurur.

Antikitenin kadim dillerinden dijitalin kodlarına uzanan disiplinlerarası bir köprüden geçmekte. WIRED Türkiye ile teknolojiyi sorunsallaştırırken, yedi sanatı yanına alarak öğrenmenin ve paylaşmanın peşinden gidiyor. 98 model, Boğaziçili.

E. Can Özer

DAHA FAZLASI

Türkiye’de NFT Sanatı: Sanatçıların Kimliği, Motivasyonları ve Piyasanın Geleceği

Türkiye’deki NFT çılgınlığı bitti mi? Bu yeni araştırma, dijital okuryazarlığı yüksek sanatçıların geleneksel aracıları dışlayarak blokzincirde nasıl kalıcı kimlik inşa ettiğini gözler önüne seriyor.
Sertaç Oğul

TikTok İçeriklerini Yapay Zeka Ele Geçiriyor Olabilir

TikTok algoritması yıllardır sosyal medyada hızlı etkileşim araçlarından biri olarak belirtiliyor ve ilgi alanınıza göre biçimleniyor. Peki algoritma sizi nasıl görüyor, ne gösteriyor?
Samet Kelebek

Arjantin’de Tartışma: Yapay Zeka Maradona’yı Dünya Kupası Reklamı İçin ‘Diriltti’, Ancak Pek Az Kişi Bundan Memnun

Maradona’nın 2026 Dünya Kupası reklamında kullanılması münferit bir olay değil. Bu durum, yapay zekanın yükselişiyle birlikte ölümden sonra dijital kimliğin korunması hakkına ilişkin etik soruları gündeme getiriyor.
Fernanda González

Bu Dünya Kupası’nda Daha Büyük Olan Gerçekten Daha İyi Olmayabilir

Tarihin en büyük Dünya Kupası, taraftarları, oyuncuları ve ev sahibi şehirleri sınırlarına kadar zorluyor ve uzmanlar bunun yalnızca başlangıç olduğunu söylüyor.
Chris Hamill-Stewart