Gezegen Müzakere Etmiyor: Barselona Deklarasyonu ile Mimarinin Geleceği
Dünya Mimarlar Kongresi neticesinde yayınlanan Barselona Deklarasyonu, mimarlığı bina üretiminin ötesine taşıyor. Mevcut yapıları korumayı, konutu temel hak olarak görmeyi, karbon hesabını tasarımın içine yerleştirmeyi ve insan harici yaşamı da planlamanın parçası saymayı öneriyor.
Fotoğraf: Pol Albarran / gettyimages
Barselona, 2026 yazında mimarlık dünyasının geçici başkentine dönüştü. CCIB, DHub, Montjuic Kalesi ve Sant Adrià de Besòs’taki Üç Bacalar, aynı tartışmanın farklı durakları haline geldi. Resmi programa göre kongre, 130’dan fazla ülkeden 10 bini aşkın katılımcıyı, 250 konuşmacıyı, 100’den fazla oturumu, 4 bin metrekarelik ana sergiyi ve 70 mimarlık rotasını bir araya getirdi. Barselona’nın UNESCO ve UIA tarafından 2026 Dünya Mimarlık Başkenti ilan edilmiş olması da bu buluşmayı kentin yıllık kültür takviminin ötesine taşıdı.
Kent bu yıl bir başka tarihi gelişmeye de sahne olmuştu. Şehrin simgesi La Sagrada Familia’daki 172,5 metrelik İsa Mesih Kulesi, mimar Antoni Gaudí’nin ölümünün 100. yılıyla birlikte tamamlandı. 1882’de başlayan yapım sürecinin kritik aşamalarından biri olan bu gelişme, Barselona’yı bu yıl hem çağdaş mimarlık tartışmalarının hem de uzun soluklu bir mimari mirasın aynı anda izlendiği bir kent haline getirdi.
Uluslararası Mimarlar Birliği (UIA) tarafından üç yılda bir düzenlenen kongrenin teması ‘Becoming. Architectures for a Planet in Transition’ idi. Bunun arkasında ise mimarlığı iklim, konut, malzeme, teknoloji, ekoloji ve kamusal yaşam arasındaki geçişleri yöneten bir pratik olarak ele almak yatıyor. Bu anlayış, eldeki çevreyi silip sıfırdan başlama refleksini reddediyor, fiziksel ve kültürel peyzajı tasarımın başlangıç noktası sayıyor.
28 Haziran ile 2 Temmuz arasında düzenlenen kongrenin sonunda okunan Barselona Deklarasyonu da bu hattı daha görünür hale getirdi. Deklarasyonun en güçlü ifadelerinden biri ‘gezegen müzakere etmez’ cümlesi. Mimarinin günümüzde estetik, maliyet ya da işlev üzerinden tartışılamayacağını söyleyen deklarasyon, iklim sorunu, savaş, yerinden edilme, konut krizi ve teknolojik hızlanmayı artık mimarinin merkez meseleleri halinde okumayı öneriyor. Her biçim ve mimari kararın ölçülebilir bir iz bıraktığını, her malzemenin karbon hesabı taşıdığını, her konut planının bir sonraki sıcak hava dalgasına dair sosyal bir veri ürettiğini hatırlatıyor.
Var olan ilk malzeme
Deklarasyon; karbon, hammadde, emek ve hafıza hesabını aynı masaya koyan yeni bir tasarım etiğini öneriyor. O nedenle deklarasyonun en somut çağrısı, halihazırdaki yapılı çevrenin yeniden düşünülmesiyle ilgili. ‘Var olan ilk malzemedir’ ilkesi, mimarlığın alışıldık yık-yap ekonomisine doğrudan itiraz ediyor. UNEP’in 2025-2026 Küresel Binalar ve İnşaat Raporu’na göre bina ve inşaat sektörü küresel CO₂ emisyonlarının yaklaşık yüzde 37’sinden, küresel malzeme çıkarımının ise neredeyse yarısından sorumlu. Bu veri, bir binayı yıkmanın ya da yeni bir malzeme zinciri başlatmanın artık teknik bir karar diye geçiştirilemeyeceğini gösteriyor.
Bu bakışın gelecekteki karşılığı daha fazla güçlendirme, uyarlamalı yeniden kullanım, malzeme envanteri ve karbon muhasebesi olabilir. Mimarlık ofislerinin projeye boş arsa çizerek değil, mevcut yapı stokunu tarayarak başlaması beklenebilir. Belediyelerin de imar kararlarını yalnızca metrekare artışıyla değil, gömülü karbon, atık, sosyal yerinden edilme ve kamusal yarar üzerinden değerlendirmesi gerekecek. Dijital ikizler, yapay zeka destekli enerji simülasyonları, malzeme pasaportları ve yaşam döngüsü analizleri burada yeni araçlar sunabilir. Deklarasyonun işaret ettiği yön de bununla örtüşen biçimde teknolojinin daha göz alıcı üretmesi değil, daha hesap verebilir ve sürdürülebilir kararlar alınmasını sağlaması.
Konut yatırım aracı değil, yaşam altyapısı
Deklarasyon ayrıca, barınmayı yatırım getirisi veya spekülatif değer üzerinden değil, müzakere edilemez bir hak olarak tanımlıyor. Bu cümle, Avrupa kentlerinden Türkiye’ye kadar geniş bir coğrafyada tanıdık bir gerilime dokunuyor.
Konut, bireylerin güvenli ve sağlıklı yaşama zemini olmaktan çıkıp finansal portföyün parçası haline geldiğinde, mimarlığın ürettiği mekan da toplumsal ayrışmayı derinleştirebiliyor. El País’in aktardığı kapanış metninde, mimarlar konut hakkının pazarlığa açık olmadığını ve kaliteyle güzelliğin bir imtiyaz gibi görülemeyeceğini vurguluyor. Bu yaklaşım, gelecek projeksiyonu açısından planlama rejimlerini ilgilendiriyor. Sosyal konut, kiralık kamu konutu, iklim dirençli mahalleler, yaşlı nüfusa uygun konut sistemleri, sıcak hava dalgalarına karşı pasif soğutma ve erişilebilir kamusal alan artık ayrı başlıklar halinde düşünülemeyeceğini gözler önüne seriyor.
İnsanla birlikte daha fazlası
Deklarasyonun ‘insan ötesi’ vurgusu da önemli. Buradaki öneri, insanı gezegenin tek sakini gibi düşünüp çevreyi ona göre tasarlamaktan vazgeçmeyi içeriyor. Biyoçeşitlilik, su döngüsü, toprak, kuş göç yolları, kıyı ekosistemleri ve kent içi yeşil alanların artık peyzaj mimarlığının süsleyici alanı gibi görülemeyeceğinin altını çiziyor. Bunlar yapının, mahallenin ve kentin kurucu verilerine dönüşüyor. Kongrenin ‘Becoming More-than-human’, ‘Becoming Circular’, ‘Becoming Hyper-conscious’ ve ‘Becoming Attuned’ gibi hatları da bu geçişi farklı açılardan tartışmaya açıyor.
Türkiye açısından metnin önemi burada daha da belirginleşiyor. Türkiye’nin deprem güvenliği nedeniyle mevcut yapı stokunu dönüştürme zorunluluğu bulunuyor. Barselona Deklarasyonu, Türkiye için ‘hiç yıkmayalım’ gibi basit bir reçete sunmuyor. Uygulaması daha zor ve uzun vadeli bir ölçüt koyuyor. Önce ölç, güçlendir, yeniden kullan. Yıkım kaçınılmazsa ise malzemeyi, mahalleliyi, kültürel mirası ve kamusal yararı aynı plan dosyasına dahil et.
Bir sonraki Dünya Mimarlar Kongresi Pekin’de düzenlenecek. Geçen süre içinde ise konu, bu paradigmanın belediyelerin yönetmeliklerine, şartnamelere, mimarlık eğitimine, kamu ihalelerine ve kentsel dönüşüm alanlarına sızıp sızamayacağı. Barselona’daki deklarasyonun değeri ve zorluğu da hem Türkiye için hem dünya şehirleri için burada yatıyor. Nitekim bu deklarasyonun geçerliliği uygulamada sınanacak.
Antikitenin kadim dillerinden dijitalin kodlarına uzanan disiplinlerarası bir köprüden geçmekte. WIRED Türkiye ile teknolojiyi sorunsallaştırırken, yedi sanatı yanına alarak öğrenmenin ve paylaşmanın peşinden gidiyor. 98 model, Boğaziçili.