Ders Kitabı Kendini Öğrenciye Göre Yazarsa Ne Olur?
Çevrim içi kişiselleştirme platformları öğrenmeyi daha erişilebilir kılabilir fakat aynı zamanda şu soruyu da büyütüyor: Bilgi gerçekten öğrenciye göre mi şekilleniyor, yoksa yalnızca daha parlak bir ambalajla mı sunuluyor?
İllüstrasyon: LUVLIMAGE / gettyimages
Ders kitaplarımız çantanın en ağır köşesinde durur, sıranın üzerine konduğunda küçük bir tören başlardı: Öğretmen tarafından günün sayfası ilan edilir, hışırtılar içinde hep beraber sayfa açılır, sesli okumak için bir öğrenci seçilir, başlık okunur, cümlelerin altı çizilir, öğretmen ‘burası önemli’ derdi. Sesli okuyan öğrenci öğretmen tarafından anlık değiştirilebildiği için her öğrenci pürdikkat metni takip ederken adının okunup okunmayacağını da kestirmeye çalışırdı. Bu telaşta öğrenci, metni anlayamamış olsa bile kitapta yazan yazılmıştı. Sabitti ve değişmezdi.
Şimdi aynı kitabın başına tuhaf şeyler geliyor. Termodinamik konusunu açıyorsunuz, karşınıza yalnızca formüller çıkmıyor. Sistem, ‘Bunu futbol üzerinden mi anlatsam, mutfaktaki çaydanlıkla mı, yoksa kısa bir çizgi roman gibi mi?’ diye düşünüyormuş gibi davranıyor. Bir anda enerji korunumu sahadaki forvetin koşu ritmine, ısı transferi ocaktaki tencereye, soyut fizik denklemleri gündelik hayatın biraz daha tanıdık ve daha ‘az korkutucu’ sahnelerine bağlanıyor.
Ders kitabı, sanki yıllardır aynı takım elbiseyi giymekten sıkılmış gibi, öğrencinin karşısına yeni gündelik kılıklarda çıkmaya başlıyor.
Bu dönüşüm, eğitim teknolojilerinin ‘dersi ekrana taşıma’ hikayesinden daha farklı bir yerde duruyor. Artık kitabın PDF’e, sınıfın video konferansa, yeşil tebeşirli tahtanın akıllı ekrana dönüşmesiyle sınırlı bir online eğitim anlayışından bahsetmiyoruz. Daha derinde, bilginin öğrenciye hangi sırayla, hangi örnekle, hangi tempoda ve hangi temsil biçimiyle ulaşacağı tartışılıyor. Eğitimin dijitalleşmesi uzun süre ‘içeriğe erişim’ meselesi olarak konuşuldu; bugün ise içerik, öğrencinin ilgi alanına, seviyesine ve öğrenme hızına göre yeniden biçimlendiriliyor. Klasik ders kitabı herkese aynı yoldan seslenirken, yeni sistemler her öğrenciye başka bir kapı açabileceklerini iddia ediyor. Bu kapıların yeni nesil bir öğrenme biçimine mi yoksa algoritmaların sınırlarında, daha iyi tasarlanmış bir ‘kullanıcı deneyimine’ mi çıktığı ise tartışmaya açık.
Bu yeni dönemin en görünür örneklerinden biri Google’ın Learn Your Way platformu. Google Research tarafından duyurulan Learn Your Way, ders kitabı içeriğini üretken yapay zeka yardımıyla farklı anlatım biçimlerine, görsel ve işitsel katmanlara, özetlere, etkileşimli quiz’lere ve öğrenciye göre kişiselleştirilmiş örneklere dönüştürmeyi hedefliyor. Google’ın yayımladığı araştırma yazısına göre sistem, kaynak materyalin bütünlüğünü korurken öğrencinin aynı içeriğe farklı temsiller üzerinden ulaşmasını amaçlıyor.
Bu yaklaşımı akademik düzeyde sistemleştiren Towards an AI-Augmented Textbook çalışması, ders kitaplarının temel sınırlılığını ‘herkese aynı formatta sunulan’ yapı olarak tarif ediyor. Araştırmaya göre üretken yapay zeka, ders kitabına çoklu temsil, etkileşim ve kişiselleştirme katmanları ekleyebilir. Aynı araştırma hattından gelen Experimentally Testing AI-Powered Content Transformations on Student Learning çalışması ise 60 ABD’li öğrenciyle yapılan deneyde Learn Your Way kullanan grubun, aynı içeriği dijital okuyucuyla çalışan gruba göre daha olumlu öğrenme deneyimi ve daha iyi öğrenme çıktıları bildirdiğini aktarıyor. Bu sonuçlar umut verici olsa da ölçek, yaş grubu, konu çeşitliliği ve uzun vadeli öğrenme etkileri bakımından daha geniş araştırmalara ihtiyaç var.
Learn Your Way, 2020’lerle birlikte hızlanan yapay zeka destekli kişiselleştirilmiş öğrenme dalgasının yalnızca en görünür örneklerinden biri. Khan Academy’nin Mart 2023’te duyurduğu Khanmigo, öğrencinin karşısına klasik bir cevap makinesi olarak değil, onu sorularla yönlendiren bir özel ders asistanı olarak çıkmayı hedefliyor. Dil öğrenme alanında Duolingo Max, ‘Explain My Answer’ ve ‘Roleplay’ özellikleriyle hata, tekrar ve konuşma pratiği döngüsünü yapay zeka ile genişletiyor. Microsoft’un Reading Coach aracı ise öğrencinin sesli okuma sürecini takip ederek zorlandığı kelimelere, akıcılığa ve telaffuza göre kişiselleştirilmiş çalışma alanları açıyor. Bu örneklerin ortak noktası, eğitimi baştan sona yeniden kurmaktan çok, öğrenmenin belirli anlarını daha esnek, etkileşimli ve uyarlanabilir hale getirmeleri.
Bu tabloya üretken yapay zeka patlamasından önce gelişen adaptif öğrenme sistemlerini de eklemek gerekir. CENTURY Tech gibi platformlar, öğrencilerin öğrenme boşluklarını tespit etmeyi, öğretmene veri sunmayı ve her öğrenci için farklı öğrenme yolları önermeyi uzun süredir vaat ediyor. Çin merkezli Squirrel AI gibi örnekler ise öğrencinin cevaplarını, hata örüntülerini ve ilerleme hızını analiz ederek küçük öğrenme birimleri üzerinden adaptif bir sistem kurdu. 2020 tarihli Self-Evolving Adaptive Learning for Personalized Education çalışması da kalabalık sınıflardaki ‘tek formatlı’ öğrenme modelinin her öğrenci için etkili olmayabileceğini, adaptif sistemlerin bu soruna ölçeklenebilir bir yanıt geliştirmeye çalıştığını belirtiyor.
Bu gelişmeler, daha geniş bir pazar hareketinin içinde gerçekleşiyor. Grand View Research’ün Education Technology Market Report verilerine göre küresel eğitim teknolojileri pazarı 2025’te 187 milyar dolar büyüklüğe ulaştı ve 2033’te 437,54 milyar dolara çıkması bekleniyor. Rapora göre kişiselleştirilmiş öğrenme talebi ve yapay zeka destekli öğretim yöntemleri bu büyümenin ana itici güçleri arasında yer alıyor. Bu tablo, yapay zeka destekli eğitimin sınıf içi bir yenilik olmanın ötesinde, büyük bir sektör dinamiğine dönüştüğünü gösteriyor.
UNESCO’nun Technology in education: A tool on whose terms? başlıklı Küresel Eğitim İzleme Raporu, eğitim teknolojilerini uygunluk, eşitlik, ölçeklenebilirlik ve sürdürülebilirlik başlıklarıyla değerlendirmek gerektiğini vurguluyor. Raporda teknoloji kullanımının öğrenme hedefleriyle uyumlu olduğunda değer üretebileceği, fakat pedagojik amaçların yerine geçemeyeceği belirtiliyor.
Eğitim teknolojileri araştırmacısı Audrey Watters, kişiselleştirilmiş öğrenme tartışmalarına daha temkinli yaklaşan uzmanlardan biri. Watters, The Algorithmic Future of Education yazısında eğitim teknolojilerini yönlendiren algoritmaların çoğu zaman öğrenme hedefleri kadar idari hedeflere, platform amaçlarına ve ‘daha fazla etkileşim’ gibi ölçülebilir göstergelere de hizmet ettiğini hatırlatıyor. Bir öğrencinin daha çok tıklaması, daha çok quiz çözmesi ya da ekranda daha uzun kalması, her zaman daha derin öğrendiği anlamına gelmiyor.
Bu yüzden Learn Your Way ve benzeri araçları ‘ders kitabının ölümü’ olarak değil, konvansiyonel müfredatın biçim değiştirmesi olarak okumak daha doğru. Müfredat artık yalnızca sayfalardan oluşmuyor; ses, görüntü, quiz, özet, oyunlaştırma, chatbot ve geri bildirim katmanlarıyla genişleyen bir öğrenme ortamına dönüşüyor. Öğrenci artık bilgiyi sunan sistemle de etkileşim halinde. Arayüz, kullanıcı deneyimi ve algoritmik tercih, öğrenme sürecinin asli bileşenleri haline geliyor.
Bu dönüşümün en vurucu tarafı, öğrenmenin tek biçimli olmaktan çıkması. Bir öğrenci soyut kavramları görselleştirme yoluyla daha iyi kavrayabilir; bir diğeri kısa tekrarlarla ilerleyebilir; bir başkası zorlandığı konularda ek örneklere ihtiyaç duyabilir. Yapay zeka destekli eğitim araçları, bu farklılıkları ölçeklenebilir hale getirme iddiası taşıyor. Kalabalık sınıflarda her öğrenciye ayrı ayrı yapılması zor olan uyarlamalar, platform düzeyinde otomatikleşebiliyor.
Yapay zeka eğitime çoktan girdi. Bundan sonrası, bu araçların öğretmenin yerine geçirilip geçirilmeyeceğiyle, kitabın alternatifi mi yoksa kitabı daha esnek ve çoğul hale getiren bir destek sistemi mi olacağıyla şekillenecek. Ders kitabı kendini öğrenciye göre yeniden yazmaya başladığında, eğitim daha kişisel, daha esnek ve daha erişilebilir hale gelebilir. Bu dönüşümün eğitim-öğretim değeri ise teknolojinin parlak ekranlarının, öğrenciyi düşünmeye, ilişki kurmaya ve anlam üretmeye ne kadar yaklaştırdığından anlaşılacak.
Nitekim, kişiselleştirmiş eğitim her zaman derin öğrenmeyi beraberinde getirmeyebilir, bazen yalnızca içeriğin ‘ambalajını’ değiştirir. Merkezi müfredat eğitiminin tek tipleştirme korkusundan kaçınmaya çalışırken algoritmaların tekeline geçme tehlikesi karşımızda duruyor. Bu bakımdan dijital eğitim patikalarının gerçekten nereye çıktığını sorgulamak gerekiyor. Çünkü herkes kendi yolunda yürüyormuş gibi görünürken, o yolların ne kadarının öğrenmeye, ne kadarının daha iyi tasarlanmış bir ekrana çıktığı sorusu hala cevap bekliyor.
Antikitenin kadim dillerinden dijitalin kodlarına uzanan disiplinlerarası bir köprüden geçmekte. WIRED Türkiye ile teknolojiyi sorunsallaştırırken, yedi sanatı yanına alarak öğrenmenin ve paylaşmanın peşinden gidiyor. 98 model, Boğaziçili.
E. Can Özer
DAHA FAZLASI
Sıradan insanlar gerçekten 'vibe code' yapabilir mi?
Chris Colin
İnsansı robotların işimizi elimizden almayacağına inanmak için (en azından şimdilik) pek çok neden var
Anna Lisa Bonfranceschi
Eğitimde Teknoloji DNA'sı
Samet Kelebek
Gelenek mi Yapay Zeka mı?
Tolga Ra