E. Can Özer
Medya ve Eğlence
2 Temmuz 2026 09:03

Çizgiyi Aşan Dünya Kupası: Güney Afrika 2010

Dünya Kupası 2010’da Afrika’ya giderken futbolun sesi ve gözü de değişti. Güney Afrika 2010’un mirası vuvuzela uğultusu, Jabulani tartışması ve İspanya’nın ilk kupası ile hatırlansa da Lampard’ın çizgiyi geçen ama verilmeyen golü, futbolun teknolojiyle kuracağı yeni ilişkinin başlangıcını simgeliyordu.

Çizgiyi Aşan Dünya Kupası: Güney Afrika 2010

Fotoğraf: Cameron Spencer / gettyimages

2010 Dünya Kupası, 11 Haziran-11 Temmuz arasında Güney Afrika’da oynandı. 32 takım katıldı, 64 maçta 145 gol atıldı. Turnuva ilk kez Afrika kıtasına gelmişti. Açılış maçında Siphiwe Tshabalala’nın Meksika’ya attığı ikonik açılış golü ve sonrasında Güney Afrikalı futbolcuların yerel kutlama dansı, tribünleri arı kovanına çeviren vuvuzela sesi, Adidas’ın kendi kendine falso aldığı iddia edilen tartışmalı Jabulani topu, çeyrek finaldeki Uruguay-Gana maçında Luis Suárez’in can havliyle elini kullanarak çizgiden çıkardığı top, Almanya’nın genç ümitvar kadrosu, Hollanda’nın sert final futbolu ve İspanya’nın sabır sınayan pas oyunu.


Final 11 Temmuz’da Johannesburg’daki Soccer City stadyumunda oynandı. Hollanda ile İspanya’nın sert, gergin ve uzun maçında kilit, uzatmaya giden maçın son dakikalarında, 116. dakikada açılabildi. Andrés Iniesta’nın golü ile İspanya tarihindeki ilk Dünya Kupası’nı ve 1964’ten sonraki ilk uluslararası kupasını kazandı. Bu aynı zamanda bir futbol fikrinin taç giyme anıydı: Barcelona menşeli kemik kadronun başını çektiği; Xavi, Iniesta, Busquets, Pique ve David Villa etrafında kurulan, ‘top bizde olduğu sürece rakip gol atamaz’ mantığına dayanan sabırlı pas oyunu (tiki-taka), dünya sahnesinde ödülünü almış ve futbolun başat oyun sistemi haline gelmişti.


Fakat 2010’u yalnızca İspanya’nın şampiyonluğu ya da Afrika’nın ilk Dünya Kupası olarak okumak eksik kalır. Güney Afrika’daki turnuva aynı anda iki teknoloji tartışması açtı. Biri kulakla ilgiliydi: Vuvuzela, Dünya Kupası’nın yayın sesini ele geçirdi. Diğeri gözle ilgiliydi: Lampard’ın verilmeyen golü, futbolun oyunun sınırlarını hala insan bakışına emanet ettiğini gösterdi.


Uğultuyu ayıklamak

Vuvuzela, uzun plastik bir boruydu. Tek yaptığı şey yüksek, tekdüze ve arı kovanına benzer bir ses çıkarmaktı. Ama 2010’da bu basit nesne Güney Afrika tribün kültürünün simgesine dönüştü. Futbolcu ve teknik adamların tepkileri bir yana, maç boyunca susmayan bu uğultu kimi izleyiciyi çıldırttı, kimi içinse turnuvanın asıl atmosferini kurdu. Öyle ki vuvuzela kısa sürede bütün dünyada viral oldu. Türkiye’de de üretildi, satıldı, gazeteler tarafından promosyon malzemesine dönüştü. Şenol Güneş’in yorumu ise vuvuzelaya yönelik tepkiyle kültürel anlamı aynı cümlede topluyordu: “Alet olarak içi boş görünebilir ama onun içinde özgürlük ve bağımsızlık düşüncesi var, onun için çalıyorlar.”


Vuvuzela meselesi kültürel bir tartışma olarak kalmadı, bu uğultunun fiziksel karşılığı da kısa sürede ölçüldü. Le Parisien’in Le Figaro’da yayınlanan çalışmaya dayandırdığı habere göre, Güney Afrika'daki Pretoria Üniversitesi ve ABD'deki Dallas Üniversitesi'nden araştırmacılar, vuvuzelanın sesini üfleyen kişinin kulağı hizasında 125-130 desibel aralığında ölçmüştü. Kıyas yapılacak olursa, çim biçme makinesi 90, hilti 110, kalkıştaki uçak 130 desibel civarındaydı.


Yayıncılar için ise sorun maçı duyulabilir ve anlaşılabilir kılmaktı. Stadın içindeki sürekli uğultu, tezahüratı, hakem düdüğünü ve zaman zaman spiker anlatımını bastırıyordu. Reuters’ın o dönem aktardığına göre, BBC turnuvanın ilk günlerinde yüzlerce izleyici şikayeti aldı. Çok geçmeden yayıncılar canlı yayına giden vuvuzela sesini azaltmanın yollarını aramaya başladı. Burada yapılan şey günümüzde Türkiye dahil birçok ülkede uygulandığı gibi bütün tribünlerin sesini anlık olarak kısabilmekten ibaret değildi. Çünkü tribün atmosferi tamamen silinirse yayın cansızlaşıyor, vuvuzela olduğu gibi bırakılırsa maç bir gürültünün altında eziliyordu.


Fotoğraf: Gallo Images / gettyimages


Fransız ses teknolojisi şirketi Audionamix vuvuzela frekanslarını ayıklamaya çalışan bir filtre geliştirdi ve Fransa’daki yayıncı kuruluş Canal+ bu sistemi yayınlarında kullandı. Sistem, vuvuzelanın baskın frekanslarını azaltırken kalabalığın geri kalan sesini ve spiker anlatımını korumaya çalışıyordu. Elgato’nun EyeTV yazılımı da izleyici tarafında vuvuzela azaltma seçeneği sundu. Bu çözümün de yayıncı düzeyindeki kaynak ayrıştırmadan çok ekolayzır mantığıyla çalıştığı belirtiliyordu.


Güney Afrika’daki FIFA ile futbolcu ve teknik ekipleri karşı karşıya getiren uğultu, yayın odalarında bir yazılım problemine dönüşmüştü. Gelişen yayıncılık teknolojisi sayesinde maçın sesi de işleniyor, temizleniyor, filtreleniyor ve yeniden servis ediliyordu. ‘Gürültü’ sorunu sahadakiler için olmasa da ekran başındakilerin bir kısmı için çözülebilmişti. Yayıncılığın bir diğer temel bileşeni olan görüntü kısmında ise başta İngilizler ve Almanlar olmak üzere bütün futbolseverler, hafızalara kazınacak bir futbol skandalına şahit olmuştu. Bariz bir kural hatası, hem futbolun insan inisiyatifinden çıkıp makineleşmeye attığı ilk adım hem tarihi bir rövanşın tecellisi olarak kayıtlara geçti.

 

Kalenin içinden

27 Haziran 2010. Bloemfontein şehri. Son 16 turunda, tarihsel rekabetiyle maruf iki takım, Almanya ile İngiltere karşı karşıya. Almanya 2-1 önde. İngiliz yıldız Frank Lampard ceza sahası dışından sert vuruyor; top üst direğe çarpıyor, kale çizgisini geçip yere düşüyor, sonra spinle tekrar oyun alanına çıkıyor. Tribün, televizyon ekranı, ağır çekim, herkes ne olduğunu görüyor. Hakem Jorge Larrionda ve yardımcısı Mauricio Espinosa görmüyor. Gol verilmiyor. İngiltere 2-2’yi bulamıyor, maç 4-1 Almanya’nın oluyor.


Bu pozisyon 44 yıllık tarihsel bir ironiyi taşıyordu. Bu maçtan önce, İngiltere ile Almanya arasında Dünya Kupası çizgi tartışması denince akla sadece 1966 finalindeki İngiliz oyuncu Geoff Hurst’ün şutu geliyordu.


30 Temmuz 1966. Dünya Kupası finali. Wembley Stadyumu, Londra. İngiltere ile Batı Almanya 90 dakikayı 2-2 bitirmiş, maç uzatmaya gitmiş. İngiliz forvet Geoff Hurst ceza sahasında topu kontrol ediyor, dönerek vuruyor; top üst direğin altına çarpıyor, çizginin üzerine ‘ya da’ hemen arkasına düşüyor, sonra yeniden oyun alanına sekiyor. İngilizler golü kutluyor, Almanlar topun çizgiyi geçmediğini söyleyerek itiraz ediyor. İsviçreli hakem Gottfried Dienst emin olamıyor, Sovyetler Birliği adına görev yapan Azerbaycanlı yardımcı hakem Tevfik Behramov’a bakıyor. Behramov golü işaret ediyor. Karar veriliyor: İngiltere 3-2 önde. Hurst son dakikada kendisinin üçüncü takımının dördüncü golünü atıyor ve maç 4-2 bitiyor. Böylece İngiltere tarihindeki tek Dünya Kupası’nı kendi evinde kazanıyor.


O günden sonra Hurst’ün golü futbol tarihinin en meşhur çizgi tartışmalarından birine dönüştü. Top tamamıyla çizgiyi geçti mi, geçmedi mi? İngilizler için ‘kupanın anı’, Almanlar için ‘Wembley hayaleti’. Kaderin cilvesi, futbolun gecikmiş adaleti. 2010’da aynı iki ülke bu kez Bloemfontein’de karşılaştığında roller tersine dönmüştü. Hurst’te tartışmalı karar İngiltere lehine verilmişti, Lampard’da İngiltere’nin açık golü verilmedi. 1966’da çizginin belirsizliği kupayı mühürlemişti, 2010’da onlarca kamera ve milyonların şahitliği kararı değiştirmeye yetmedi.


O dönemlerde futbolun karar inisiyatifi hala bütünüyle insan gözündeydi. FIFA’nın yıllardır sürdürdüğü teknolojiye mesafeli tavrıyla da paralel şekilde, turnuvadan birkaç ay önce Mart 2010’da Uluslararası Futbol Birliği Kurulu (IFAB), gol çizgisi teknolojisini kullanmama yönünde karar almıştı. Futbol yönetimi, oyunun akışını bozacağı, hakemin otoritesini zayıflatacağı ve teknolojinin oyuna fazla müdahil olacağı endişesiyle uzun süre bu kapıyı aralık bırakıp nihayetinde kapatmıştı. Lampard’ın verilmeyen golü ise bu direnci bir anda kırdı. FIFA Başkanı Sepp Blatter, İngiltere Futbol Federasyonu’ndan özür diledi ve teknolojiyi yeniden tartışmamanın artık anlamsız olacağını söyledi.


Böylece Güney Afrika 2010, yalnızca bir hakem hatasını değil, futbolun karar alma yöntemlerindeki teknoloji öncesi ‘eski dünyaya’ ait sınırları da görünür hale getirdi. Televizyon ekranda gerçeği tekrar tekrar gösteriyor, stadyumdaki karar ise tek bir bakış açısına bağlı kalıyordu. Seyirci, yayıncı ve oyuncu topun çizgiyi geçtiğini biliyordu; karar vericiler ise henüz veriyi makinelerden almıyordu.


Bir saniyelik hakikat

Gol çizgisi teknolojisi, VAR gibi oyunun her tartışmalı anına müdahil olabilen geniş bir video hakem düzeni değildi. Stadyuma ve kale direklerinin içine kurulan sinyalizasyon tekniği ile çalışan basit bir işleyişe sahipti. Kapsamı çok daha sınırlı bir soruya bakıyordu: Topun tamamı çizgiyi geçti mi? Cevap evetse hakemin saatine saniyeler içinde sinyal gidiyordu.


IFAB sonunda Hawk-Eye ve GoalRef sistemlerini onayladı. Hawk-Eye, kameralarla topun konumunu üç boyutlu hesaplıyordu. GoalRef ise topun içindeki çip ve kale çevresindeki manyetik alanla çalışıyordu. İki sistem de hakeme bir saniye içinde uyarı gönderecek biçimde tasarlanmıştı.


5 Temmuz 2012’de gol çizgisi teknolojisinin yolu açıldı. FIFA’nın teknoloji sayfasına göre, sistemlerin büyük turnuva öncesinde bağımsız testlerden geçmesi ve maç öncesi hakem tarafından kontrol edilmesi gerekiyordu. İlk büyük FIFA uygulamaları Kulüpler Dünya Kupası ve Konfederasyonlar Kupası’nda görüldü. Dünya Kupası sahnesine çıkması ise 2014’ü bekledi.


Brezilya 2014’te Fransa-Honduras maçında Karim Benzema’nın şutu direkten döndü, kaleci Noel Valladares’e çarpıp çizgiyi geçti. Hakemin saatine sinyal gitti ve gol verildi. Böylece gol çizgisi teknolojisi Dünya Kupası tarihinde ilk kez bir topun çizgiyi geçip geçmediğini doğruladı. 48 yıl önce Wembley’de, 4 yıl önce Bloemfontein’de gözün kaçırdığı şey, artık teknolojinin kesin alanına girmişti.


Güney Afrika 2010, birçok açıdan Dünya Kupası hafızasına güçlü bir miras bıraktı. Birçok futbolsever için en akılda kalıcı turnuvalardan biri olan bu kupa, televizyon yayını ve çevrimiçi platformlar aracılığıyla dünya çapında 3,2 milyardan fazla kişiye, dünya nüfusunun yaklaşık %46,4'lük ulaştı. Futbol teknolojisine bıraktığı miras ise iki miras bıraktı: Vuvuzela, maç sesinin yazılımla ayıklanıp yeniden servis edilebileceğini gösterdi; Lampard’ın verilmeyen golü ise oyunun en temel kararlarından birinin artık yalnızca insan gözüne bırakılamayacağını kanıtladı.


Lampard’ın çizgiyi geçen nizami golü skor tabelasına yazılmadı ama bazı tarihsel çizgiler o gün aşılmıştı. Teknoloji, Güney Afrika 2010’dan sonra oyunun içine bir daha çıkmamacasına girdi.

dünya kupası dünya kupası 2026

Antikitenin kadim dillerinden dijitalin kodlarına uzanan disiplinlerarası bir köprüden geçmekte. WIRED Türkiye ile teknolojiyi sorunsallaştırırken, yedi sanatı yanına alarak öğrenmenin ve paylaşmanın peşinden gidiyor. 98 model, Boğaziçili.

E. Can Özer

DAHA FAZLASI

Maracana’da Susan Dünya Kupası

Brezilya 1950’de kupayı evinde kazanacağına inanıyordu. Maracana bunun için inşa edilmiş, ülke çoktan kutlamaya hazırlanmıştı ama sonuç bir faciaydı. 1950 Dünya Kupası futbolun gemilerden uçaklara, eski tribünlerden dev beton arenalara ve forma numaralarıyla daha okunur hale gelen modern futbol sahnesine geçişin turnuvasıydı.
E. Can Özer

Fransa'da Atılan Gol Brezilya'dan Duyuldu

Büyük savaşın arifesinde bir turnuva, üst üste kazanılan ikinci kupa zaferi, ilhak edilmiş ülkenin karma takımı ve kıtaları aşan yayıncılık faaliyetleri. İşte Fransa 38.
E. Can Özer

Futbolun Yeniden İcadı: 2018 Dünya Kupası

2018'de VAR ve çipli top hayatımıza girdi, futbol bir daha asla eskisi gibi olmadı.
Arda Aşık

Universal, “The Odyssey” Filminin Influencer Gösterimlerini İptal Etti. Film Eleştirmenleri Bu Durumdan Çok Memnun

Christopher Nolan’ın bu destansı filmiyle ilgili tartışmalar şimdiden tüm hızıyla sürerken, ilk izleyici tepkileri içerik üreticilerinden değil, ana akım basından gelecek. Bazı eleştirmenler, bu alışılmışın dışına çıkışı sevinçle karşılıyor.
Miles Klee