Çağın Fobisi: Teknofobi
"Telefonlar bizi dinliyor mu, 5G kanser mi yapıyor?" Teknolojik hız kontrol kaybı hissi yarattıkça komplo teorileri modern mitlere dönüşüyor. Peki, bilim ve veri bu korkuların neresinde?
İllüstrasyon: GeorgePeters/gettyimages
“Sana nereden bot alacağım diye sormuştum ya, akşamında bunlar çıktı karşıma.” Birçoğumuz dejavu olmuşuzdur. Bunu bir de “Kesin telefonlar bizi dinliyor” diye mantıklı bir temele oturtmuşuzdur. Tabii bu sadece tek çıkarımımız değil, öyle ya, yapay zeka duygular mı geliştiriyor, 5G kanser mi yapar, aşılarda çip mi var? Bu liste uzar da uzar… Peki tüm bunlar ne kadar gerçek?
Görünmeyen düşman: 5G, WI-FI ve bluetooth
5G’nin kanser yaptığı, Wi-Fi’ın kısırlığa yol açtığı, Bluetooth dalgalarının DNA’yı bozduğu iddiaları ortak bir noktada birleşiyor: Hepsi görünmez. Radyo dalgaları, elektromanyetik spektrum, frekanslar… Bunlar gündelik deneyimle doğrulanamayan kavramlar. Görünmeyen şeyler, özellikle de bedenimizle etkileşime girdiği söylenenler, korku üretmek için ideal. Bir baz istasyonu mahalleye dikildiğinde, artık sadece daha hızlı internet değil; baş ağrıları, uykusuzluk ve şüphe de geliyor.
Sorun şu: Bu dalgalar yeni değil. FM radyo, televizyon yayınları ve cep telefonları onlarca yıldır hayatımızda. Ama 5G, yeni olduğu için kolektif kaygının hedefi oluyor. Teknolojik evrim, çoğu zaman biyolojik bir tehdit gibi algılanıyor.
Ancak bilimsel literatürde 5G, Wi-Fi ve Bluetooth gibi kablosuz iletişim teknolojilerinin kansere yol açtığına dair güvenilir bir kanıt bulunmuyor; bunun temel nedeni bu sistemlerin iyonlaştırıcı olmayan radyasyon kullanması. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Uluslararası İyonlaştırıcı Olmayan Radyasyondan Korunma Komisyonu (ICNIRP) ve birçok ulusal sağlık otoritesine göre bu frekans aralığındaki elektromanyetik dalgaların, DNA bağlarını koparacak veya hücresel mutasyona yol açacak enerjiye sahip olması fiziksel olarak mümkün değil.
Kanserle ilişkilendirilen X-ışınları ve gama ışınlarının aksine, mobil iletişim sinyallerinin bilinen tek biyolojik etkisi çok yüksek güçlerde ortaya çıkabilen ısı artışı; bu etki de günlük kullanımda maruz kalınan seviyelerin çok altında kalıyor. Otuz yıla yaklaşan epidemiyolojik veriler ve milyarlarca kullanıcıya rağmen, cep telefonu ve kablosuz ağ kullanımına bağlı tutarlı bir kanser artışı saptanmamış olması da bu bilimsel konsensüsü destekliyor.
Gökyüzünden gelen tehdit: Starlink ve zihin kontrolü
Elon Musk’ın binlerce uydudan oluşan Starlink ağı, interneti dünyanın her köşesine ulaştırmayı amaçlıyor. Ancak bazıları için bu proje, küresel bağlantıdan çok küresel kontrol anlamına geliyor. Zihin kontrolü iddiaları burada devreye giriyor. Mantık basit: Uydu yukarıda, biz aşağıdayız; o halde bizi etkiliyor olmalı. Bu düşünce, Soğuk Savaş’tan kalma beyin yıkama korkularının, modern uzay teknolojisiyle yeniden paketlenmiş hali.
Gökyüzü tarih boyunca tanrılara, işaretlere ve komplolara ev sahipliği yaptı. Starlink sadece bu geleneğin Wi-Fi’lı versiyonu. Bu sistemler, televizyon ve radyo yayınlarıyla aynı fiziksel prensiplere sahip düşük güçlü radyo frekansları kullanarak yalnızca veri iletimi yapıyor; insan beyninin nöral faaliyetlerini yönlendirecek, düşünce veya davranışları değiştirecek bir biyofiziksel mekanizma ise literatürde tanımlanmış değil. Nörobilim alanında bilinen hiçbir çalışma, dışarıdan gönderilen bu tür sinyallerin karmaşık bilişsel süreçleri kontrol edebildiğini göstermiyor.
Bedenin içindeki komplo: aşılar, çipler ve MRNA
Aşılarda çip olduğu iddiası, teknolojik paranoyanın belki de en sembolik örneği. Küçücük bir iğne, devasa bir gözetim anlatısına dönüşüyor. Buradaki korku yalnızca gözetlenmek değil; beden bütünlüğünün ihlal edilmesi. mRNA aşılarının DNA’yı değiştirdiği iddiası da benzer bir yerden besleniyor. DNA, kimliğimizin nihai sembolü. Ona dokunulduğu fikri, yalnızca biyolojik değil, varoluşsal bir tehdit gibi algılanıyor. Bilim karmaşıklaştıkça açıklamalar basitleşiyor; basitleştikçe de yanlışlaşıyor. Aradaki boşluğu ise korku dolduruyor.
Oysa Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Avrupa İlaç Ajansı (EMA) ve ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) dahil olmak üzere küresel düzenleyici kurumlar, mRNA’nın genetik yapıyı değiştirmesinin biyolojik olarak mümkün olmadığını açıkça belirtiyor. Aşıyla çip yerleştirme iddiası ise hem tıbbi cihazların fiziksel boyutları hem de mevcut enjeksiyon teknolojileri açısından gerçekçi görünmüyor.
Cebimizdeki casus: telefonlar bizi dinliyor mu?
Bu iddia diğerlerinden biraz farklı. Çünkü burada paranoya ile gerçek arasında bulanık bir çizgi var. Telefonlarımız gerçekten de mikrofon, kamera ve sensörlerle dolu. Uygulamalar veri topluyor, reklamlar bazen rahatsız edici derecede tesadüfi şekilde karşımıza çıkıyor. Bu da dinlendiğimiz hissini güçlendiriyor. Ancak bu durum, gizli bir komplodan çok, görünür bir iş modeliyle ilgili: Dikkat ekonomisi. Yine de şeffaflık eksikliği, paranoyayı neredeyse kaçınılmaz kılıyor.
Son korku: duyguları olan yapay zeka
Yapay zekanın bilinç kazanacağı, duygular geliştireceği ve sonunda insanlığa karşı döneceği fikri, teknoloji korkularının en eskisi. Frankenstein’dan Terminator’a kadar anlatı değişmedi, sadece işlemci hızlandı. Bugün sohbet eden, yazan, hatta empati kuruyormuş gibi görünen sistemler bu korkuyu yeniden alevlendiriyor. Sorun şu: İnsanlar, insan gibi görünen her şeye insan özellikleri atfetmeye programlı. Yapay zekanın duyguları değil, bizim projeksiyonlarımız var. Tabii en azından şimdilik...
Peki neden bu kadar kolay inanıyoruz?
Çünkü teknoloji hızla ilerliyor, ama toplumsal güven aynı hızda artmıyor. Kurumlara, şirketlere ve otoriteye duyulan güvensizlik; bilimsel belirsizlikle birleşince ortaya komplo teorileri çıkıyor.
Teknoloji paranoyası, aslında teknolojiyle ilgili değil. Kontrol kaybı hissiyle ilgili. Kim karar veriyor? Kim izliyor? Kim kazanıyor? Bu sorulara net cevaplar verilmedikçe, görünmez dalgalar, çipler ve uydular, modern mitolojimizin başrol oyuncuları olmaya devam edecek. Ve muhtemelen bir sonraki büyük teknoloji çıktığında, aynı cümleyi tekrar duyacağız: “Bunun bize ne yapacağını gerçekten biliyor muyuz?”
AN ANALOG GUY IN A DIGITAL WORLD, expressing himself through writing for as long as he can remember.