Bulut Hizmeti Çöktüğünde Dijital Anılarınıza Ne Olur?
Bulut, kalıcılık vaat ediyor. Bu sergi, dijital anılarımızın neden sandığımızdan daha kırılgan olabileceğini inceliyor
İllüstrasyon: Andriy Onufriyenko/gettyimages
İnterneti kalıcı bir şey olarak görme eğilimindeyiz. Buluta yüklenen her fotoğraf, mesaj ve anı, gelecek için güvenli bir şekilde saklanmış gibi gelir bize. Peki ya dijital hafıza, hayal ettiğimizden çok daha kırılgan bir şeyse?
Bu soru, Dubai’deki Jameel Sanat Merkezi’nde bu yıl düzenlenen 'Youth Takeover' sergisi 'Not the Season'ın merkezinde yer alıyor. Bozuk dosyalar, eskimiş donanımlar ve solan dijital arşivler aracılığıyla eserler, modern yaşamın merkezinde giderek artan bir gerilimi ele alıyor: Sonsuza kadar sürmeyebilecek teknolojilere olan bağımlılığımız.
Galeriye girdiğinizde, kumaş parçaları üzerinde anı parçaları yanıp sönüyor. Eski depolama cihazlarından çıkarılan görüntüler solmuş ve eksik; bu da hem hafızanın hem de onu korumak için güvendiğimiz teknolojilerin yavaş yavaş bozulduğunu gösteriyor.
Eserler arasında, isimsiz bir gencin kişisel anılarını zihni temsil etmek üzere tasarlanmış kumaş formlara yansıtan Ameera Alharmoodi’nin deneysel bir filmi de yer alıyor. Film, yaratıcı teknoloji uzmanı Ahmed Bilal’ın 'Not the Season' kapsamında küratörlüğünü üstlendiği 'Presence in Absence' adlı serginin bir parçasını oluşturuyor.
“Bir anıyı ne kadar çok hatırlarsanız, o kadar çok çarpıtılır,” diyor Bilal, filmin yansıtıldığı kumaşı işaret ederek, “çünkü beyin bir şeyleri depolamakta iyidir, ancak her zaman doğru bir şekilde hatırlamakta başarılı değildir; işte bu yüzden sabit diskler, SSD’ler ve diğer depolama teknolojilerine güveniyoruz.”
Filmin her iki yanında, Sara Kamar’ın 3D heykelleri yer alıyor. Bu heykeller, günümüzden kalma eserlerin ironik etiketlerle sunulduğu bir gelecek müzesini çağrıştıracak şekilde düzenlenmiş. Taşınabilir gerçeklik konsolu (bir Game Boy), hafıza tabutu (bir sabit disk) ve elle yönlendirilen imleç cihazı (bir fare) gibi diğer yıpranmış bilgisayar parçaları da sergileniyor.
“Akıllı telefon ya da Game Boy gibi nesneleri görüyorsunuz, ancak bağlamlarından koparıldıklarında neredeyse anlamsız hale geliyorlar,” diyor Bilal. “Bir sabit disk en sevdiğiniz filmleri ya da kişisel anılarınızı barındırabilir, ancak yıllar sonra çalışmaz hale gelir. On yıllar sonra veriler tamamen yok olur. Geriye kalan sadece bir nesne, bir parça metal olur. Yüzyıllar sonra biri onu bulsa, içinde ne olduğunu, ne işe yaradığını veya kimin hayatını belgelediğini anlayamaz.”
Bu eserler bir arada, dijital hafızanın sorunsuz ya da kalıcı olmadığını, aksine kırılgan ve sınırlı olduğunu, bozulmaya, çürümeye ve yok olmaya açık olduğunu ima ediyor. Farklı şekillerde, teknolojik bağımlılık çağında bilginin ve kişisel arşivlerin dayanıklılığına dair varsayımları sorguluyorlar.
Birçok insan, büyük ölçüde internet, sosyal medya ve bulut teknolojisi sayesinde, kim olduklarına dair net bir tablo sunsalar da sunmasalar da, bir tür dijital ölümsüzlüğe ulaşacaklarını, sanal ruhlarının sonsuzluğa geçeceğini varsayabilir.
Peki, cihazlarımız birer kalıntı haline geldiğinde ne olacak? Arızalandıklarında veya kaybolduklarında ne olacak? Sınırsız bilgi işlem gücü, sonsuz depolama alanı ve bitmeyen yenilenebilir enerji henüz elimizin altında değil. Öyle olsalar bile ve dijital dünya bize genellikle soyut ve sanal gelse de, veri depolama maddi bir iştir.
Sabit diskler arızalanır, SSD’ler zamanla performans kaybına uğrar, bulut platformları kapanabilir ve dosya formatları geçerliliğini yitirebilir; bu da dijital arşivlerin korunmasının pasif depolamadan ziyade sürekli bakım gerektirdiği anlamına gelir.
Genellikle sonsuz ve kalıcı bir arşiv olarak algılanan bulut bile, nihayetinde arızalanabilecek, ortadan kalkabilecek veya eskiyebilecek fiziksel altyapıya bağlıdır.
Dijital etik uzmanı Carl Öhman'ın daha önce belirttiği gibi, bu bir sabit disk, sunucu ve kablolar meselesidir. Tüm maddi nesneler gibi, bunların da sınırlı bir ömrü vardır. Yalnızca bunu yapabilecek mali imkânlara sahip olanlar, anılarının sürekli olarak taşınmasını, korunmasını ve eskimeye karşı korunmasını sağlayabilecektir.
NYU Abu Dabi’nin etkileşimli medya programından mezun olan Bilal’ı asıl cezbeden, işte bu olası – hatta kaçınılmaz – kayıp. Aslında 'Presence in Absence' (Yoklukta Varlık) fikri, küçük kız kardeşinin değerli fotoğraflarını da beraberinde götüren cep telefonunu geçici olarak kaybetmesinden doğdu. Bu deneyim, teknolojiye karşı duyduğu şüpheyi daha da besledi. “Özellikle bu sergi için, bir endişe olmasını istedim – endişeli bir soru, kafanızın bir köşesinde durup durup düşündüğünüz bir şey,” diyor. “Serginin büyük bir kısmının teknolojiye olan güvensizliğimi yansıttığını fark ettim, ancak insanların umutsuzluk veya korku hissederek ayrılmasını istemedim.”
Bu endişe, 8 Haziran’a kadar devam edecek ve Jameel Sanat Merkezi’nin zemin katını yeni sipariş edilen sanat eserleri, görsel-işitsel enstalasyonlar, performanslar ve halka açık etkinliklerle dönüştüren Not the Season sergisinin diğer bölümlerinde de yansıtılıyor.
'Presence in Absence' verilerin ortadan kaybolduğunda neler olduğunu araştırırken, 'Silent Observer' ise verilerin hiç kaybolmadığında neler olduğunu sorguluyor. Saiki Padhy'nin küratörlüğünü üstlendiği Rawan Mohi'nin enstalasyonu, yapay zekanın bir izleme aracı olarak kullanımını inceliyor ve Jameel Kütüphanesi'ni canlı bir gözetim organizmasına dönüştürüyor.
Padhy, yapay zekayı uzak bir distopya olarak değil, daha acil bir algı ve güven krizi olarak görüyor. “Beni ilgilendiren,” diyor, “yapay zekanın yaklaşan bir felaket olarak değil, şimdiki, neredeyse manevi bir sorun olarak ele alınması: şu anda nasıl gördüğümüz ve gördüklerimize ne kadar güvendiğimizle ilgili bir soru.”
Güven ve endişe tekrarlayan temalardır, ancak Bilal için Presence in Absence’ın bir kısmı, hafızanın korunmasını nasıl demokratikleştirebileceğimizi, onu daha erişilebilir hale getirip planlı eskitme üzerine kurulu sistemlere daha az bağımlı hale getirebileceğimizi sorgulamaktır. Bu düşünce tarzının merkezinde, hafıza teknolojilerinin insan deneyiminin bir parçası değil, onun temelini oluşturduğu fikri yatmaktadır.
Bilal, filozof Bernard Stiegler’in, özellikle de 'Teknik ve Zaman' adlı kitabında ortaya koyduğu, insanların hafızayı dışsallaştırma, bilgiyi mağara resimlerinden sabit disklere kadar çeşitli araçlar aracılığıyla depolama ve aktarma yetenekleriyle kendilerini diğer canlılardan ayırdıkları fikrinden yararlanıyor.
“O zaman şu soru ortaya çıkıyor: Uzun süreli hafıza depolaması kırılgan, erişilemez veya eskimiş hale gelirse ne olur? Bazı insanlar bana kişisel verileri korumanın neden bu kadar önemli olduğunu sordu. Örneğin, gelecek nesillerin ateş yakmayı bilmesi önemlidir, ama bir kız kardeşin bebeklik fotoğraflarını korumak da aynı derecede önemli midir? Benim için cevap, kişisel bağda yatıyor. Herkes kendi hafıza arşivinde neyin önemli olduğuna kendisi karar verir. Bir kişi için önemsiz görünen bir şey, bir başkası için çok büyük bir anlam taşıyabilir.
“Bu proje, nihayetinde kırılgan sistemlere bağımlılıktan nasıl kurtulabileceğimizi ve hafızayı korumak için dijital, fiziksel ya da bambaşka alternatif yolların nasıl bulunabileceğini sorguluyor.”
Bu haber ilk olarak WIRED Middle East tarafından yayınlanmış olup Samet Kelebek Tarafından İngilizceden çevrilmiştir.