Annelik, Beden ve Canavar: Karadeniz’de Bir Yaratık Anlatısı
Alphan Eşeli’nin Hazar Ergüçlü'nün başrolünde oynadığı yeni filmi MUTTER: Bir Annenin Günlüğü, dünya prömiyerini Tribeca’da yapmaya hazırlanıyor. Film, Türk sinemasında annelik, beden, dışlanmışlık, Karadeniz coğrafyası ve yaratık imgesi üzerinden yeni bir tür kırılmasının işaretlerini taşıyor.
Fotoğraf: MUTTER: Bir Annenin Günlüğü/Tribeca
Türk sinemasında annelik çoğu zaman fedakarlık, kayıp, yas, aile içi şiddet ya da toplumsal dayanıklılık üzerinden anlatıldı. Anne figürü kimi zaman evin merkezindeki sessiz taşıyıcı, kimi zaman travmanın devralıcısı, kimi zaman da ailenin çözülüşünü son ana kadar tutmaya çalışan son bağ oldu. Alphan Eşeli’nin yazıp yönettiği MUTTER: Bir Annenin Günlüğü ise bu tanıdık imgeyi daha karanlık, daha tekinsiz ve tür sineması açısından daha cesur bir yere taşıyor: Bir annenin çocuğunu koruma içgüdüsü, bu kez insan dışı bir varlığın doğumuyla sınanıyor.
Başrolünde Hazar Ergüçlü’nün yer aldığı film, dünya prömiyerini 3-14 Haziran 2026 tarihleri arasında düzenlenecek 25. Tribeca Festival’inde yapacak. Tribeca’nın resmi programına göre MUTTER: Bir Annenin Günlüğü, festivalin tür sinemasına ayrılan Escape From Tribeca bölümünde, Türkiye yapımı 99 dakikalık bir uzun metraj olarak görücüye çıkacak. Filmin türü ise drama, korku, gizem ve gerilim türleriyle tanımlanıyor.
Filmin merkezinde Gül var. Hamileliğinin son evresindeki Gül, Türkiye’nin Karadeniz kıyısında boş bir taşra yolunda, hızla ilerleyen bir kamyonun içinde doğum yapıyor. Ancak doğan bebek bütünüyle insana benzemiyor; Tribeca’nın tanıtım metni onu ‘insandan çok uzaylıyı andıran’, küçük ve ‘canavar’ görünümlü bir varlık olarak tarif ediyor. Gül’ün erkek partneri bu ‘anormal doğum’ karşısında geri çekilirken, Gül çocuğunu sahiplenmeyi seçiyor. Böylece film, tek ebeveynlik, öteki, dışlanma, kadın düşmanlığı ve toplumun kıyısında yaşama deneyimini bir ‘yaratık’ anlatısının içine yerleştiriyor.
Bu nedenle MUTTER'ı yalnızca ‘Tribeca’ya seçilen yeni yerli film’ başlığıyla okumak eksik kalabilir. Film, Türk sinemasında son yıllarda daha görünür hale gelen tür kırılmalarının, özellikle de korku, gerilim, folklorik atmosfer ve bedensel dönüşüm anlatılarının yeni bir halkası gibi duruyor. Nitekim filmin meselesi sadece bir annenin olağandışı koşullarda çocuğunu koruması değil; anneliğin, doğumun ve bedenin kültürel olarak nasıl kutsandığı, korkutulduğu ve ‘denetlendiğiyle’ de ilgili. MUTTER, tam da bu yüzden hepimizin çok aşina olduğu melodramın o tanıdık annelik damarını alıp onu folk horror, body horror ve creature feature arasında salınan bir alana taşıyor.
Tribeca’nın film için kullandığı dil de bu türsel ayrışmayı güçlendiriyor. Program notunda MUTTER, ‘devastating creature feature’ olarak tanımlanıyor ve Alphan Eşeli’nin filmindeki korkunun tekil, yön duygusunu bozan ve duygusal etkisi yüksek bir yapıya sahip olduğu vurgulanıyor. Aynı metin, annenin ‘ne kadar canavarca görünürse görünsün’ çocuğuna bağlılığını hem kadınlık hem de tüm dışlanmışlık biçimleri için bir tür meydan okuma olarak okuyor. Bu yorum, filmi klasik bir yaratık temalı korku filminden ayrıldığının altını çiziyor çünkü buradaki 'yaratık’ toplumun kolektif bakışının sınandığı bir sınav alanının odağında konumlanıyor.
Bu nokta önemli çünkü Türk sinemasında tür filmleri çoğu zaman ya düşük bütçeli korku kalıplarıyla ya da festival sinemasının psikolojik gerçekçiliğiyle iki ayrı uçta algılandı. MUTTER ise, eldeki ilk bilgiler ışığında, bu iki hattı birbirine yaklaştıran daha müşterek bir alana yerleşiyor. Bir yanda taşra, doğa, sis, yol, doğum ve toplumsal dışlanma var; diğer yanda yaratık tasarımı, beden korkusu ve tür sinemasının görsel dünyası. Karadeniz kıyısının tenha yolları; insan ile insan dışı, annelik ile toplum, doğa ile medeniyet arasındaki ‘kıyı’ çizgisine mekan oluyor.
Filmin yaratıcı ekibi de bu iddiayı destekleyen bir profil sunuyor. MUTTER’ın yönetmenliğini, senaryosunu ve yapımcılığını Alphan Eşeli üstleniyor. Yapımcılar arasında Ömer Atay da yer alıyor. Tribeca’nın resmi künyesinde yürütücü yapımcılar Demet Eşeli, Batu Müftüoğlu ve Hazar Ergüçlü olarak geçiyor. Görüntü yönetmenliği Özkan Karaköse’ye, kurgu Mesut Ulutaş’a, ses tasarımı Hervé Gruyader ve Cenker Kökten’e, müzik ise Tristan Bechet’ye ait. Oyuncu kadrosunda Hazar Ergüçlü ve Güven Kıraç’ın yanı sıra Erdeniz Kurucan ve Ulvi Kahyaoğlu da yer alıyor.
Filmin konsept tasarımlarında ise Matt Hatton’ın imzası bulunduğu belirtiliyor. Hatton’ın daha önce Alien: Covenant ve Furiosa: A Mad Max Saga gibi büyük ölçekli tür sineması evrenleriyle ilişkili çalışmaları, MUTTER’ın görsel dünyasını filmin dramatik atmosferine imza atacak şekilde tasarlanmış bir yaratık-beden estetiği üzerinden de düşünmeyi gerektiriyor.
Alphan Eşeli için MUTTER, uzun metraj sinemaya dönüş anlamı da taşıyor. Eşeli’nin ilk uzun metrajı Eve Dönüş: Sarıkamış 1915 / The Long Way Home, 1915 Sarıkamış sonrasında Doğu Anadolu’nun sert kış koşullarında hayatta kalmaya çalışan bir grup insanı anlatıyordu. Film, 2013 Montreal Dünya Film Festivali’nde FIPRESCI ve Golden Zenith ödüllerini kazanmış; Hong Kong Asian Film Festival’de New Talent Award almış ve BFI London Film Festival’de Sutherland Trophy’ye aday gösterilmişti.
Bu geçmiş, MUTTER’ı Eşeli filmografisi içinde daha anlamlı bir yere yerleştiriyor. Eve Dönüş’te doğa, savaş, açlık, soğuk ve hayatta kalma dürtüsü insan bedeninin sınırlarını test ediyordu. MUTTER’da ise benzer bir sıkışma bu kez savaş coğrafyasından annelik deneyimine, tarihsel felaketten biyolojik ve toplumsal tekinsizliğe taşınıyor. Nitekim Eşeli, tabiatı bir mekan olarak insanın fiziksel, psikolojik ve ahlaki sınırlarını ortaya çıkaran bir basınç ve sınama alanı işlevlendiriyor.
Hazar Ergüçlü’nün Gül karakteriyle filmde hem başrol hem de yürütücü yapımcı olarak yer alması ayrıca dikkat çekici. Ergüçlü’nün son yıllarda dijital platformlardan bağımsız yapımlara uzanan görünürlüğü, onu Türkiye’de farklı seyirci kümeleri arasında dolaşabilen az sayıdaki oyuncudan biri haline getirdi. MUTTER’daki rolü ise ilk bilgiler ışığında, dramatik performansın yanı sıra, fiziksel ve psikolojik yoğunluk da gerektiren bir karakter alanı açıyor. Gül, toplumun koruması altında olmayan, erkek partneri tarafından terk edilen, doğurduğu varlığı saklamak ya da savunmak zorunda kalan bir anne olarak, filmin politik damarını da taşıyor.
Filmin dünya prömiyerini yapacağı Tribeca seçkisi de böylesi bir okuma için önemli bir bağlam sağlıyor. Nitekim festival, Robert De Niro, Jane Rosenthal ve Craig Hatkoff tarafından 11 Eylül saldırılarının ardından Manhattan’ın ekonomik ve kültürel hayatını canlandırmak amacıyla kurulmuştu. Bugün Tribeca, yalnızca New York merkezli bir festivalin ötesinde; bağımsız sinema, belgesel, müzik odaklı anlatılar, tür sineması ve yeni medya üretimleri için genişleyen bir uluslararası vitrin.
2026’da 25. yılını kutlayan festivalde, MUTTER’ın yer aldığı Escape From Tribeca ise festivalin başka bir damarını temsil ediyor. Tribeca’nın bu bölümü, dünyanın farklı yerlerinden gelen en tür odaklı ve tabiri yerindeyse ‘gece yarısı ruhuna en yakın’ filmlerin alanı olarak tanımlıyor. Aynı bölümde yer alan filmler arasında Breeder, Dante, Death Boom, The Haunting of Pennhurst, Recluse ve Turn It Up! gibi yapımlar bulunuyor. Bu konumlanma, MUTTER’ın festivalde Türkiye’yi temsil eden otantik bir yapım olmanın ötesine geçerek doğrudan uluslararası tür sineması içinde seyirciyle buluşacağını gösteriyor.
Türkiye Tribeca’ya çok yabancı değil ama çok içinde de değil. Türk sinemasının Tribeca geçmişi de bu seçimi ayrı bir bağlama oturtuyor. Tribeca’nın arşivinde Türkiye’den 14 film listeleniyor. Bu filmler arasında Reha Erdem’in Beş Vakit / Times and Winds ve Jîni, Yeşim Ustaoğlu’nun Pandora’nın Kutusu, Özer Kızıltan’ın Takva: A Man’s Fear of God, Emin Alper’in Tepenin Ardı / Beyond the Hill, Cenk Ertürk’ün Nuh Tepesi / Noah Land gibi yapımlar yer alıyor. Bu hat, Türk sinemasının Tribeca’da daha çok auteur sinema, taşra, inanç, aile, bellek ve politik gerilim eksenlerinde temsil edildiğini gösteriyor.
Türk sineması açısından Tribeca hattı da giderek daha ilginç hale geliyor. Yakın dönemin en görünür örneklerinden biri Tolga Karaçelik’in İngilizce çektiği The Shallow Tale of a Writer Who Decided To Write About A Serial Killer olmuştu. Film, 2024 Tribeca Film Festival’inde Spotlight bölümünde gösterilerek dünya prömiyerini yapmış ve festivalin En İyi Seyirci Ödülü’nü kazanmıştı.
Karaçelik örneğiyle Eşeli’nin MUTTER’ı arasında doğrudan türsel bir temas bulunmasa da; iki film de Türkiye’den çıkan sinemacıların uluslararası festival dolaşımında artık ‘ulusal sinema’ etiketiyle değil, tür, dil, meşhur yıldız sistemi, ortak yapım olanakları ve global izleyici beklentileri üzerinden de konumlandığını gösteriyor. Karaçelik, kara komedi ve suç anlatısı üzerinden New York merkezli bir hikaye kurarken; Eşeli, Karadeniz kıyısını yaratık sinemasının karanlık coğrafyasına dönüştürüyor. Bu iki yönelim, Türk sinemasının uluslararası alanda artık yalnızca taşra ve dram damarı üzerinden değil, daha melez tür stratejileriyle de kendine uluslararası mecrada alan bulabileceğini düşündürüyor.
Antikitenin kadim dillerinden dijitalin kodlarına uzanan disiplinlerarası bir köprüden geçmekte. WIRED Türkiye ile teknolojiyi sorunsallaştırırken, yedi sanatı yanına alarak öğrenmenin ve paylaşmanın peşinden gidiyor. 98 model, Boğaziçili.
E. Can Özer
DAHA FAZLASI
Zaman Geçirmek İsteyenlere: İzlenebilecek Filmler
Samet Kelebek
Cambaza Bak
E. Can Özer
The Day After Tomorrow’dan Waterworld’e: Bilim kurgu filmleri iklim değişikliği konusunda farkındalık yaratabilir
Marta Musso
Harmoni Arayışı
Samet Kelebek