Tülin Açıkbaş
Sağlık
9 Mart 2026 08:08

Algoritmik Onay: Mecburi Mutluluk

Teknoloji bizi özgürleştirecekti ancak her an yanımızda taşıdığımız küçük aletler yüzünden dünyanın en kalabalık ama en yalnız toplumları olmaya doğru hızla ilerliyoruz

Algoritmik Onay: Mecburi Mutluluk

Fotoğraf: LeoPatrizi/gettyimages

Çok yoğun geçen bir günün ardından nihayet yatağa uzanma vakti geldi… Gözümden uyku akıyor ama kendimle baş başa kaldığım ilk anda elime telefonu alıp sosyal medyaya dalıyorum.


Başparmağım istemsiz bir refleksle yukarı kayıyor. Bir başarı hikayesi, bir tatil fotoğrafı, şık bir sofradan lezzetli yemekler. Gözlerim kapansa da beynim uyanık çünkü ödül, motivasyon ve haz ile yakından ilişkili bir bölgem ‘ventral striatum’, her kaydırmada dopamin pompalıyor. Sosyal medyadan aldığım her beğeni ya da bildirimde beynim bunu ‘sosyal bir onay/ödül’ olarak kodluyor. Bu konuda yalnız değilim çünkü benim gibi günün her saatinde tekrarlayan bu hareketleri binlerce kez yapan, milyonlarca insan var! Üstelik bilimsel araştırmalar da bizleri onaylıyor…


Frontiers in Human Neuroscience'da yayımlanan bir çalışmaya göre, dijital dünyadaki ‘popülarite’, beynimiz için biyolojik bir hayatta kalma sinyali kadar güçlü hale geldi.


Baş başa sohbet etmek üzere bir araya geldiğim arkadaşımla konuşmak ya da anın tadını çıkarmak yerine, ikimiz de o anın ne kadar ‘tadı çıkarılmaya değer’ olduğunu belgelemekle meşgulüz. İnsanlık tarihinin en büyük illüzyonuna, mutluluk performansı sahnesine hoşgeldiniz! Bugün sosyal medya, sadece bir iletişim aracı değil, 7/24 açık olan ve hata kabul etmeyen bir mutluluk sahnesi. Bu sahnede sergilediğimiz performans, gerçekliğimizin önüne geçti ve bu durum artık bir toplumsal tükenmişlik krizine evrildi.


Başkasının mutluluğunu arzulamak

Fransız düşünür René Girard, ‘mimetik arzu’ kavramıyla şunu söyler: “İnsan neyi isteyeceğini bilmez, bu yüzden başkalarının ne istediğine bakar.” Peki neden başkalarının mutluluğuna ve mutsuzluğuna, hayatına bu kadar meraklıyız? Psikolog Elif Özhan’a göre cevap şöyle: “Evrimsel olarak insanın çevresindeki diğer insanların durumunu takip etmesi, hayatta kalma ve bağlantı kurma özellikleri nedeniyle bir ihtiyaç. Empati ve kıyaslama yapmak, sosyal psikolojide öne çıkan unsurlar. Başkalarının mutluluğunu ya da mutsuzluğunu izlemek, insanın kendi yerini anlaması açısından bir veri sunuyor. İnsanlar ‘ideal benlik’ olarak gördükleri kişileri takip ediyor ve onlar gibi olmayı arzu ediyor. Kendi değerlerini başkalarının hayatıyla kıyaslayarak ölçüyor. Dış onay ve beğeni, kendi kimliğini, değerini ve sosyal yanını güçlendirdiği için bu kadar takipteyiz! Bu hızlı hayatta gelen onay, yorum ve takipçi sayısı, modern statü göstergesi olarak algılanıyor.”


İşte sosyal medya, bu psikolojik zaafımızı bir algoritmaya dönüştürdü. Başkasının hayatını taklit etme yarışı, bireysel özgünlüğü öldürürken geriye mutluluk enflasyonu bırakıyor. Herkes çok mutlu göründüğü için hiç kimse gerçekten mutlu değil. Çünkü çıta artık ulaşılamaz…


Modern dünyanın en büyük mühendislik başarılarından ya da felaketlerinden biri olan ‘sonsuz kaydırma’, 2006’da Aza Raskin tarafından tasarlandı. Kötü bir amacı yoktu Raskin’ın, sadece bir sonraki sayfaya geçmek için 1-2-3-4 şeklinde ilerleyen sayfalama sisteminin okuyucunun dikkatini dağıttığını düşünerek insanlık adına bir kolaylık bulmuştu. Bu buluşun bağımlılığa yol açacağını nereden bilsin! İşte bu mekanizma, kullanıcıya durması için boşluk bırakmıyor. Yani sonsuz kaydırma bir açıdan sizi ‘içeride’ tutmak için dikkatinizi çalıyor.


Bu sistemin Türkiye yansıması ise daha dramatik. Ekonomik belirsizliklerin ve gelecek kaygısının yüksek olduğu bir coğrafyada, dijital platformlar bir kaçış tüneli… Ancak bu tünel, bizi daha derin bir izolasyona ve başkalarının hayatına bakarak kendi eksikliğimizi hatırlatan sevimsiz hale dönüşüyor.


Dünyada sosyal medyada en çok vakit geçiren ilk 10 ülke içinde olduğumuzu söyleyen Davranış Bilimleri ve Eğitim Uzmanı Nilgün Ulu’ya göre, mutluluğu klavyelerimizde arıyor, yalan da olsa yakınlık ve onay peşinde koşuyoruz. İddia edildiğinin aksine insanların dijital medya ile ilişkisi karmaşık değil. Yoksulluklarımız ve yoksunluklarımız arttı. Her kayıp ya da eksiklik durumunda olduğu gibi boşluk doldurmaya çalışıyoruz.

Ulu, dijital çağın bireyini şu sözlerle anlatıyor: “Aynı anda hem görünür hem yalnız hem bağlantılı hem kopuk bir paradoksal deneyim içinde. Hikikomori (kendini izole etme sendromu), duyarsızlık salgını, FOMO (Fear of Missing Out-Gelişmeleri Kaçırma Korkusu) ve onun bir uzantısı olarak dijital bağımlılık, dijital yalnızlık ve dijital demans ile başa çıkmaya çalışıyor. Yalnızlaştık, duyarsızlaştık, önce birbirimizden sonra kendimizden uzaklaştık, eksildik, azaldık, en çok da umutsuzlaştık. Birbirimizi dinlemez olduk. Karşıt görüş sevmiyoruz; hep gereğini yapıyor, cezasını kesiyoruz. Çoğu kişinin sesimizi kısmak için yarıştığı ve ‘yoksan da olur’ ile aymazlaştırdığı bu tavır ağları arasında var olabilmek için başvurduğumuz bir kuyudur belki de sosyal medya.”


Mutluluk zorunluluk mu?

Sosyal medyanın dayattığı pozitiflik yüzünden hepimiz dijital tiyatronun aranan karakterleriyiz. Instagram’da paylaşılan o mükemmel kahve fincanı veya LinkedIn’deki gurur verici terfi haberi, aslında birer hayatta kalma sinyali olabilir mi? Her anımızı bir içerik olarak görmeye başladığımızda, o anın tadını çıkarma yetimizi kalıcı olarak kaybediyoruz.

Araştırmalar, günde 3 saatten fazla sosyal medya kullanan gençlerin anksiyete ve depresyon riskinin yüzde 60 daha fazla olduğunu gösteriyor.

İstanbul, Ankara ve İzmir’in plazalarında sessiz bir salgın yayılıyor: Dijital tükenmişlik. Türkiye’deki profesyoneller, ulaşılabilir olma zorunluluğunu bir modernite göstergesi sanıyor. Saat 22.00’de gelen bir mesaj, aslında sadece mahremiyetin ihlali. Bu, odaklanma süremizi bir Japon balığınınkinin altına (yaklaşık 8 saniye) indiren temel faktörlerden biri. Beyaz yakalıların 7/24 ulaşılabilir olma zorunluluğu, dijital kölelik değil de ne?


Offline yeni lüks

Yüzyılın başında teknolojiye erişim bir sınıf göstergesiydi; en hızlı bilgisayara sahip olan en üstteydi. Son 2 yıldır ise tablo tam tersine dönüyor.

Silikon Vadisi’nin elitleri çocuklarını ekransız, tahta oyuncaklı okullara gönderiyor. Alt sınıf, zihnini algoritmalar ile küçültürken üst sınıf kendi zamanını ve dikkatini satın alıp, bağlantıyı kesme lüksüne sahip oluyor.


Dijital münzevilik

Gelecekte çevrimdışı kalabilme lüksü yeni bir statü göstergesi olacak gibi. Zenginler dikkatlerini korumak için analog deneyimlere (baskı kitaplar, internetsiz oteller) servet öderken, orta ve alt sınıf, ucuz dopaminle uyuşmaya devam edecek. Belki de şirketler artık sadece CV'nize değil, odaklanma sürenize bakacak.


Ancak bir kırılma noktasına yaklaşıyoruz. İnsan beyninin biyolojik kapasitesi, bu veri bombardımanını daha ne kadar kaldırabilir? Eskiden 10 beğeni bizi mutlu ederken, artık 100 beğeni bile yetmez hale geldi. İnsanoğlu dijital tükenmişlik ve sürekli mutluluk performansı döngüsüne sıkışıp kaldı.


Türkiye gibi dijital adaptasyonu yüksek ama dijital okuryazarlığı düşük ülkelerde, bu tükenmişlik bir halk sağlığı sorununa dönüşebilir. Gelecekte, şehirlerde internetsiz bölgeler veya telefonların giriş kapısında bırakıldığı sessizlik kampüsleri sadece birer tatil trendi değil, birer rehabilitasyon merkezi olarak karşımıza çıkabilir.


Belki de gerçek mutluluk, bir ekranın arkasından izlediğimiz değil; telefonun ekranını kapattığımızda hissettiğimiz o sessiz boşlukta gizli…



 

dijital yalnızlık Psikolog Elif Özhan

25 yıldır sağlık, wellness, güzellik ve lifestyle üzerine yazılar yazıyor. Kariyerine televizyon muhabirliği ile başladı. Gazete muhabirliği, editörlüğü ve köşe yazarlığının ardından kendi mecrasında dijital yayıncılık yaptı. Bitmeyen merakı, her gün bir şeyler öğrenme hevesi ve yazma tutkusuyla şimdilerde WIRED Türkiye Yazı İşleri Müdürü olarak keşfetmeye devam ediyor.

Tülin Açıkbaş

DAHA FAZLASI

Ekzoskeletonlarla İnsan 2.0

20 yıllık medikal ekzoskeleton teknolojisi kritik bir eşiğin arifesinde. Yaşlanan nüfus ve fiziksel desteğe ihtiyaç duyan insan sayısının artması, rehabilitasyon merkezlerinin hacimli ekipmanlarını yapay zeka destekli, hafif ve ‘ikinci deri’ denen sistemlere dönüştürüyor

Tülin Açıkbaş

Türkiye Saç Ekim Endüstrisini Nasıl ‘Hack’ledi?

Dünyanın saç ekimi merkezi Türkiye, global sağlık turizmini yüksek operasyonel hız ve maliyet ile ‘hack’leyerek milyar dolarlık bir endüstriye dönüştürdü.

Levent Daşkıran

Hantavirüs Salgınına Dair Tüm Bilinenler

Gelişmeler sürerken, akıllarda bir soru var: Bu hantavirüs salgını yeni bir pandemiye dönüşür mü?

Çağla Üren

Yorgunluğun sınırlarında, bedenin bittiği ve verilerin başladığı yerde. Antropolog Michael Crawley ile dayanıklılık sporları üzerine bir söyleşi

Ritüel, teknoloji ve eşitsizlikler arasında Crawley, dayanıklılık sporlarının beden, veriler ve insan kavramı arasındaki ilişkiyi nasıl yeniden tanımladığını anlatıyor

Federico Vergari