E. Can Özer
Sağlık
20 Eylül 2026 14:12

Rousseau ve Sapolsky Neden Ekrana Her Baktığımızda Hastalandığımızı Açıklıyor

Zebralar aslandan kaçıp dakikalar içinde sakince otlamaya dönerken, biz neden gece yarısı ekran karşısında uykusuz kalıyoruz? Rousseau’nun amour-propre kavramı ve Sapolsky’nin stres teorisi ışığında, dijital çağın onay arayışı ve bunun bedene kestiği ağır biyolojik fatura.

Rousseau ve Sapolsky Neden Ekrana Her Baktığımızda Hastalandığımızı Açıklıyor

Görsel: Geraint Rowland Photography / gettyimages

Gece saat 02.00. Yatağınızda bir o yana bir bu yana dönüyor, sabah yapacağınız önemli sunumu ya da akşam sosyal medyada gözünüze takılan o rahatsız edici paylaşımı düşünürken kalbinizin göğüs kafesinizi zorlarcasına çarptığını hissediyorsunuz. Karanlık odanızda size saldırmak üzere bekleyen vahşi bir yırtıcı yok. Duvarın ardında biri yok. Odada çıt çıkmıyor ama beyninizin derinliklerindeki alarm merkezleri, ölümcül bir tehlike altındaymışsınız gibi kanınıza aralıksız olarak stres hormonları pompalıyor. 18. yüzyılın öncü filozofu Jean-Jacques Rousseau ile Stanford Üniversitesi’nin dünyaca ünlü nörobiyolog ve primatoloğu Robert Sapolsky, tam da bu çaresizliği-modern insanın kendi zihninde inşa ettiği o görünmez hapishaneyi-farklı yüzyıllardan aynı sarsıcı teşhisle açıklıyor.



Bu iki büyük düşünürün sunduğu ufuk açıcı çerçevenin derinliklerine inebilmek için öncelikle her ikisinin de üzerine bastığı temel taşları doğru kavramak gerekiyor. Jean-Jacques Rousseau, siyaset felsefesi tarihini kökünden sarsan eseri İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı Üzerine Söylev’de insanın özünde kötü olmadığını, aksine varsayımsal doğa durumunda son derece barışçıl, yalnız, karmaşık hırslardan uzak ve sadece anlık hayatta kalma ihtiyaçlarına odaklı yaşadığını savunur.


Doğal insanın dünyasını yönlendiren iki temel içgüdü vardır: Kendi canını koruma ve varlığını sürdürme isteği olan amour de soi ile hemcinsinin ya da başka bir canlının acı çekmesine dayanamama hissi olan pitié, yani doğal merhamet. Ancak insanlık çevresel zorunluluklarla yerleşik hayata geçip toplumsallaşmaya ve özel mülkiyeti icat etmeye başladığında bu masumiyet çağı kapanır. İnsanlar bir araya geldikçe kendilerini sürekli başkalarıyla kıyaslamaya başlar. İşte Rousseau, bireyin kendi değerini başkalarının gözündeki imajına bağladığı bu yapay ve yozlaşmış tutkuya amour-propre (göreli öz-sevgi veya kibir) adını verir. Filozofa göre modern insan, kendi içsel varlığında yaşamak yerine başkalarının zihnindeki imajında sürüklenip giderek kendi öz doğasına yabancılaşmıştır.


Robert Sapolsky, çağdaş biyolojinin başyapıtlarından Zebralar Neden Ülser Olmaz? eserinde bu yabancılaşmanın bedene kestiği ağır fizyolojik faturayı önümüze koyar. Bedenimizin evrimsel süreç boyunca geliştirdiği sempatik sinir sistemi ve stres yanıtı mekanizması, aslında Afrika savanında koşan bir zebranın aniden beliren bir aslandan kaçması gibi anlık, somut ve hayati krizleri aşmak için tasarlanmıştır. Vahşi doğada bir tehlike belirdiğinde kan basıncı yükselir, enerji kaslara yönlendirilir ve saniyeler içinde bir yaşam mücadelesi verilir. Tehlike atlatıldığında alarm sistemleri hızla kapanır; organizma parasempatik sinir sisteminin yapıcı ve dinlendirici işlevlerine geri dönerek biyolojik dengesini (homeostaz) yeniden kurar.


Zebralar yarın ödeyecekleri faturaları kurgulayıp uykusuz kalmadıkları, sürünün diğer üyeleriyle statü yarışına girip zihinsel senaryolar üretmedikleri için kronik strese girip mide ülseri olmazlar. Biz insanlarsa e-postalar, sosyal medya bildirimleri, mesleki rekabet ve gelecek kaygısı gibi tamamen zihinsel kurgular karşısında bu acil durum alarmını günlerce, aylarca açık tutarız. Evrimsel olarak hayat kurtarmak üzere tasarlanmış bu mükemmel mekanizma, kapatılmadığında kendi bedenimizi içten içe kemiren bir patolojiye dönüşür.


Jean Jacques Rousseau portresi, 1753. Görsel: Print Collector / gettyimages.

Rousseau, henüz 1755 yılında sivil toplumun ve ilk kabilelerin doğuşunu anlatırken, topluluk içinde en güzel dans edenin, en iyi şarkı söyleyenin veya en güçlü olanın itibar görmeye başladığı o ilk anı, toplumsal bozulmaya ve adaletsizliğe doğru atılan ilk adım olarak tanımlamıştı. Bireyin kendi özdeğerini başkalarının bakışında ve takdirinde aramaya başladığı bu tarihsel kırılma, günümüzde akıllı telefonlarımızın parıldayan ekranlarında tam kapasiteyle çalışmaya devam ediyor.


Sosyal medya platformlarındaki beğeni sayıları, takipçi oranları, onay rozetleri ve bitmek bilmeyen bildirimler; Rousseau'nun bahsettiği amour-propre mekanizmasını dijitalleştirip devasa bir boyuta taşımıştır. İnsan artık kendi içsel huzurundan ve doğal öz-sevgisinden uzaklaşmış, başkalarının dijital akışına düşen filtrelenmiş imajını sergilemek zorunda hissettiği varoluşsal bir vitrine hapsolmuştur. Algoritmalar tarafından sürekli beslenen bu kıyaslama dürtüsü, asla tatmin edilemeyen bir arzu yarattığı için ekranı her yenilediğimizde içimizdeki onay alma hırsı ve dışlanma kaygısı yeniden iltihaplanır.


İşte tam bu noktada zihnimiz amansız bir evrimsel tuzağın içine düşer. Beynimizin tehdit algılama merkezi olan amigdala; sosyal medyada görmezden gelinmeyi, dijital bir kıyaslama anını veya yöneticiden gelen sert tonlu bir mesajı, savanda karşımıza çıkan yırtıcı bir aslandan ayırt edemez. Gelişmiş prefrontal korteksimiz sayesinde henüz yaşanmamış olumsuz senaryoları zihnimizde canlandırdıkça, sempatik sinir sistemimiz sürekli devrede kalır ve kanda kortizol ile adrenalin seviyeleri yüksek seyretmeye başlar. Bedenimiz hayati bir tehlike altında olduğunu sandığı için uzun vadeli projeleri askıya alır: Hücresel onarım yavaşlar, sindirim duraksar, üreme ve büyüme hormonları baskılanır ve bağışıklık sistemi zayıflar. Sonucunda da modern insanın yakasından bir türlü düşmeyen o kronik yorgunluk, alostatik yük ve bedensel tükenmişlik kaçınılmaz hale gelir.


Rousseau’nun mülkiyetin ilanı ve iş bölümünün gelişmesiyle kurumsallaşan dikey hiyerarşilerin insanı köleleştirdiği yönündeki tespiti, Sapolsky’nin saha araştırmalarıyla sarsıcı bir bilimsel zemine oturur. Sapolsky’nin Kenya’daki Amboseli Milli Parkı’nda babun sürüleri üzerinde yürüttüğü 30 yıllık araştırmalar ile İngiltere’deki kamu çalışanlarını kapsayan tarihsel Whitehall araştırmaları tek bir ortak gerçeği gösterir: Sosyoekonomik piramidin alt basamaklarında yer almak veya kendi işi ve hayatı üzerinde kontrol gücünden yoksun bırakılmak doğrudan biyolojik bir yıkım sebebidir. Deneysel psikolog Jay Weiss’ın sıçanlar üzerinde yaptığı klasik çalışmalarda da görüldüğü gibi, organizmayı hasta eden şey tek başına zorluklarla mücadele etmek ya da yoğun çalışmak değildir.


İşin yıkıcı tarafı; öngörülemezlik, çaresizlik ve durumu kontrol edememe hissidir. Pedala basarak elektrik şokunu durdurma yetkisi olan denekler süreçten en az hasarla çıkarken, hiçbir kontrol gücü olmayan ve şokun ne zaman geleceğini öngöremeyen grupta ağır mide kanamaları ve yaygın ülser odakları gelişmiştir.


Bu kronik alarm halinin bedenimize kestiği fatura ise organ sistemlerimizin tamamına yayılır. Yıllarca gastrik ülserin tek sebebinin aşırı stres olduğu sanılmış, ardından Helicobacter pylori bakterisinin keşfiyle tıp dünyası stresi göz ardı etme eğilimine girmiştir. Oysa Sapolsky, ikisi arasındaki gerçek biyolojik etkileşimi gözler önüne serer: Kronik stres sırasında kan hayati organlardan kaslara yönlendirildiği için mide duvarına giden kan akımı azalır ve koruyucu mukus tabakası incelir.


Stres sonrası dinlenme aralıklarında gerçekleşen aşırı asit salgılanması ve yüksek kortizolün hücresel bağışıklığı baskılaması, bakterinin mide epitelini kolayca tahrip etmesine zemin hazırlar. Benzer şekilde sürekli yüksek seyreden kan basıncı damarların iç çeperinde mikro yırtıklar açarak kolesterol plaklarının birikmesine ve kalp krizlerine davetiye çıkarır. Beynimiz de bu süreçten ağır darbe alır; sürekli yüksek kalan kortizol, hafıza merkezimiz olan hipokampustaki nöronların glukoz alımını engelleyerek hücre büzüşmesine ve yeni nöron oluşumunun durmasına sebep olur. Dopamin sisteminin tükenmesiyle bireyde derin bir öğrenmiş çaresizlik duygusu ve majör depresyon gelişir.


Yine de tablo tamamen karamsar değildir; çünkü hem felsefe hem de nörobiyoloji bu kısır döngüden çıkış için bize son derece somut ve uygulanabilir imkanlar sunar. Biyolojik tarafta Sapolsky, düzenli fiziksel egzersizin kanda biriken stres hormonlarını ve glukozu metabolize ederek beynin alt merkezlerine "tehdit ortadan kalktı, kaçış başarıyla tamamlandı" mesajını ilettiğini ve parasempatik sistemi devreye soktuğunu vurgular. Ayrıca sevdiklerimizle kurduğumuz samimi ve derin sosyal bağlar beyinde oksitosin salgısını artırarak amigdalanın tehdit algısını yatıştırır. Günlük yaşamda belirsizlikleri azaltacak öngörülebilir rutinler ve küçük kontrol alanları oluşturmak da biyolojik uyarımı önemli ölçüde sınırlar.


Felsefi tarafta ise Rousseau, Emile ve Toplum Sözleşmesi eserlerinde çıkış yolunu gösterir: Bireyin özdeğerini toplumun yapay kıyaslamalarına ve dışsal onayına bağlamak yerine kendi yeteneklerine dayalı bağımsız bir öz-saygı geliştirmesi. Toplumsal yaşamda başkaları üzerinde üstünlük kurma hırsı yerine karşılıklı eşit saygıya dayalı ilişkiler inşa edebildiğimizde, amour-propre yıkıcı bir kibir olmaktan çıkıp sağlıklı bir öz-saygıya ve toplumsal dayanışmaya dönüşebilir.


Günün sonunda, 18. yüzyılın felsefi antropolojisi ile günümüzün nöroendokrinoloji verileri aynı hayati hakikatte buluşmaktadır. Ekranların yarattığı yapay hiyerarşilerin, bitmek bilmeyen dijital onay yarışlarının ve kontrolümüz dışındaki belirsizliklerin üstümüzdeki baskısını azaltmak; kendi içsel değerimize odaklanmak, öngörülebilir rutinler yaratmak ve gerçek insani bağlar kurmak yalnızca ruhsal özgürlüğümüzü değil, doğrudan biyolojik sağlığımızı da koruyacak en güçlü panzehirdir.


Antikitenin kadim dillerinden dijitalin kodlarına uzanan disiplinlerarası bir köprüden geçmekte. WIRED Türkiye ile teknolojiyi sorunsallaştırırken, yedi sanatı yanına alarak öğrenmenin ve paylaşmanın peşinden gidiyor. 98 model, Boğaziçili.

E. Can Özer

DAHA FAZLASI

İnsan Plasentasından Burun Spreyi Yapıldı: Alzheimer'a Umut Olması Planlanıyor

Fare deneylerinde, plasenta parçacıklarının burun yoluyla verilmesi beyindeki amiloid-beta birikimini ve nöroinflamasyonu azaltırken hafıza testlerindeki performansı artırdı.
Çağla Üren

Bilim İnsanları İnsan Hücrelerini Yeniden Programlıyor

Bir geni devre dışı bırakarak, araştırmacılar pankreas kanallarındaki hücrelerin beta hücrelerinin özelliklerini kazanmasını ve insülin üretmesini sağladılar.
Jorge Garay

Bilim İnsanları, Çekiciliği Artıran Besinleri Belirledi

Yeni bir bilimsel derleme, insanların beslenme alışkanlıklarını değiştirmesindeki en güçlü motivasyonlardan birinin fiziksel görünüm ve sosyal çekicilik olduğunu hatırlatıyor.
Çağla Üren

Yaşlanma Belirtilerini Tersine Çeviren Deniz Ürünü

Çin ve ABD'den bilim insanlarının fareler üzerinde gerçekleştirdiği bir çalışma, deniz tulumları olarak bilinen Ascidiacea sınıfındaki deniz canlılarında bol miktarda bulunan bazı yağ moleküllerinin yaşlanmayla ilişkili değişiklikler üzerinde etkili olabileceğine işaret etti.
Çağla Üren