E. Can Özer
Kültür
29 Mayıs 2026 10:05

İstanbul’un İlk Arama Motoru Kağıttandı

Bugün arama motorları bize şehri hızlıca gösteriyor. Koçu’nun ansiklopedisi ise daha yavaş ama daha ilginç bir şey yapıyor: Bir şehrin ne kadar zor kaydolduğunu ama ne kadar kolay kaybolduğunu hatırlatıyor

İstanbul’un İlk Arama Motoru Kağıttandı

Fotoğraf: Reşad Ekrem Koçu, Kadir Has Üniversitesi (illüstrasyon yapay zeka ile düzenlenmiştir).

Bugün bir şehri ‘search etmek’ çok kolay görünüyor. Bir sokak adı, eski bir bina ya da bir semt efsanesi hakkında bilgi almak istediğimizde arama motoru birkaç saniye içinde sayfaları, görselleri, haritaları ve eski kayıtları önümüze getiriyor. Hatta arama motoruna bile uğramadan yapay zeka destekli dil modellerinde aranıyor cevaplar. Bu kolaylığın kendisi, şehir hafızasının her zaman bu kadar erişilebilir olduğu yanılgısını da üretiyor. Oysa şehirlerin büyük bölümü, uzun zaman boyunca dağınık defterlerde, kalın ciltli yazmalarda, gazete kupürlerinde, kişisel arşivlerde, mezar taşlarında, eski rehberlerde ve artık kimsenin bakmadığı sayfalarda yaşadı.


Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi, İstanbul’un tam da bu palimpsest yapısının içinden doğmuş bir çalışmadır. Koçu’nun yaptığı şey yalnızca İstanbul hakkında ansiklopedik maddeler derlemek değildi. Daha geniş bir yerden bakıldığında, o İstanbul’un analog bir arama motorunu kurmaya çalışmıştır. Bir kişinin adını, bir mesleği, bir yangını, bir kahvehaneyi, bir semti ya da bir söylentiyi başka kayıtlarla ilişkilendiren büyük ve elle kurulmuş bir bilgi ağı söz konusudur.


Koçu, 1905’te İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde okudu, Ahmed Refik Altınay’ın öğrencisi ve asistanı oldu. Üniversite reformu sonrasında akademiden uzaklaştı; öğretmenlik, gazetecilik ve yazarlık yaptı. Onun tarihçiliği bu bakımdan klasik akademik tarihçilikten ayrılır. Koçu, resmi tarihe konu olan büyük siyasi olaylardan çok şehrin kenar bilgilerine, unutulmuş insanlarına, gündelik hayatın küçük ayrıntılarına ve resmi tarihin çoğu zaman yanından geçtiği malzemelere eğildi. SALT’ın aktardığına göre, Koçu 1944’te İstanbul’un ‘muazzam kütüğü’nü oluşturmak üzere çalışmaya başladı ve bu çalışmayı hayatı boyunca sürdürdü.


Bu ‘kütük’ sözü önemlidir çünkü Koçu’nun zihnindeki İstanbul, yalnızca anıtlar, saraylar, camiler ve büyük tarihsel dönemeçlerden ibaret değildir. Onun İstanbul’unda tulumbacılar, kabadayılar, meyhaneler, mezarlıklar, yangınlar, cinayetler, esnaf, gezginler, güzeller, söylentiler ve gündelik hayatın küçük kahramanları da vardır. Bu nedenle İstanbul Ansiklopedisi, bir şehir rehberi ya da klasik bir başvuru kitabı gibi okunamaz. Daha çok, şehrin yüzeyde görünmeyen ilişkilerini bir araya getiren devasa bir rehber ve hafıza sistemi gibidir.


Bugünün dijital dünyasında veri tabanı dediğimiz şey, kayıtların düzenli biçimde tutulması ve birbirleriyle ilişkilendirilmesi anlamına gelir. Koçu’nun elinde bugünkü anlamda veri tabanı yoktu. Arama motoru yoktu, OCR yoktu, otomatik etiketleme yoktu, görsel tanıma teknolojisi yoktu. Onun araçları gazete kupürleri, defterler, fişler, kişisel notlar, eski kaynaklar, çizimler ve kolektif hafızaydı. Fakat çalışma biçimi, bugünkü dijital mantığa şaşırtıcı ölçüde yaklaşır. Bir madde başka bir maddeyi çağırır, bir kişi bir sokağa bağlanır, bir yangın bir mahalle tarihine açılır, bir meslek kaybolmuş bir toplumsal düzenin izini anlatır.


Bu yüzden Koçu’yu yalnızca ‘eski İstanbul yazarı’ olarak görmek eksik kalır. Ona algoritmik çağdan önce İstanbul’un bağlantılarını kuran bir bilgi koleksiyoncusu desek yanlış olmaz. Elbette onun sistemi bugünkü teknolojiler gibi ‘tarafsız’, otomatik ve sınırsız değildir. Tam tersine son derece kişisel, seçici ve yer yer edebi bir sistemdir. Fakat zaten İstanbul Ansiklopedisini ilginç kılan şey de budur. Çünkü yazım esnasında yazarsal bakış da kaydedilir.


Ansiklopedi başlangıçta 24 cilt olarak planlandı. Ancak 1944-1973 arasında yalnızca A harfinden G harfine kadar uzanan 11 cilt yayımlanabildi. Koçu’nun hayattayken yayımlayabildiği son madde ‘Gökçınar’ maddesinde kaldı. Bu yarım kalmışlık, ilk bakışta bir eksiklik gibi görülebilir. Fakat İstanbul gibi sürekli değişen, yıkılan, yeniden yapılan ve kendi geçmişini bile sık sık kaybeden bir şehir için bu yarım kalmışlık da ayrı biçimde anlamlıdır. Belki de Koçu’nun projesi tamamlanamadığı için değil, tamamlanması neredeyse imkansız olduğu için güçlüdür.


Bugün bu yarım kalmış analog arama motoru dijital bir platforma dönüştü. İstanbul Ansiklopedisi arşivi, 2018’de Kadir Has Üniversitesi’ne devredildi. Aynı yıl SALT ve Kadir Has Üniversitesi ortaklığında Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi projesi başlatıldı. 2024’te erişime açılan istanbulansiklopedisi.org, Koçu’nun A-G arası basılı ciltlerini ve sonraki harfler için biriktirdiği arşiv malzemesini aynı dijital alanda buluşturdu. Platform, yayımlanmış maddelerle taslakları, görselleri, kupürleri ve çalışma belgelerini birlikte görmeye imkan veriyor.


Bu dönüşüm yalnızca eski bir ansiklopedinin internete aktarılması anlamına gelmiyor. SALT ve Kadir Has Üniversitesi’nin web projesi, 40 bini aşkın dijital belgeyi bir araya getiriyor. Arşivde basılı ciltlere ait sayfa görüntülerinin yanında Koçu’nun sonraki ciltler için hazırladığı belgeler, dosyalar ve farklı türde malzemeler de bulunuyor. SALT, bu arşivi Koçu’nun çalışma yöntemlerini ve 20. yüzyılın ikinci yarısında sınırlı imkanlarla çok ciltli, çok yazarlı bir yayın üretme çabasını gösteren bir ‘medya arkeolojisi laboratuvarı’ olarak tanımlıyor.


Dijitalleşmeyi bekleyenler

Bu noktada Koçu’nun ansiklopedisi, Türkiye’de dijitalleşmeyi bekleyen daha büyük bir şehir hafızasını da hatırlatıyor. Bugün salnameler, şer’iyye sicilleri, belediye yıllıkları, eski adres kitapları, telefon rehberleri, kent albümleri ve taşra gazeteleri farklı kurumlarda, farklı katalog mantıklarıyla ve çoğu zaman uzmanlık gerektiren erişim koşullarıyla duruyor. Bunların bir kısmı dijital görüntü olarak mevcut olsa da, çoğu henüz geniş okurun arayabileceği, karşılaştırabileceği, haritalandırabileceği ve metin içinde gezinebileceği canlı veri tabanlarına dönüşmüş değil. Örneğin İstanbul Kadı Sicilleri Projesi seçilmiş defterleri günümüz Türkçesine aktarmış olsa da, şer’iyye sicillerinin tamamı düşünüldüğünde alan hala büyük ölçüde parçalı bir erişim meselesi olarak duruyor. İSAM’ın kataloğu bu defterlerin şehirlerin sosyal, iktisadi, hukuki, demografik ve mimari yapısını anlamak için birincil kaynak olduğunu vurguluyor.


Elbette bu kaynakların çoğunluğu kayıp değil fakat okur için görünmez durumda. Bazıları kataloglarda var ama aranabilir değil, bazıları taranmış ama makine tarafından okunamıyor, bazıları ise dışarı çıkarılmasına izin verilmeyen belirli özel alanlarda ya da uzmanların takip edebildiği arşiv sistemlerinde karşılık buluyor. Milli Kütüphane’nin Piri Reis Dijital Araştırma Salonu Osmanlıca dergi ve gazeteler, şer’iyye sicilleri, el yazmaları ve mikrofilmler gibi çok zengin malzemeleri araştırmacılarla buluşturuyor. Bu türden arşivlik kaynakların şehir hafızasına yeniden dahil olması ise, yalnızca korunmalarıyla değil; okunabilir, ilişkilendirilebilir ve kamusal olarak ziyaret edilebilir hale gelmeleriyle mümkün olabiliyor.


Bu nedenle Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi bugün geçmişe dönük romantik bir kaynak ya da popüler bir diziye konu olmaktan fazlasını ifade ediyor. O, şehir bilgisinin nasıl toplandığını, nasıl sınıflandırıldığını ve nasıl hikayeye dönüştüğünü gösteren erken bir model gibi okunabilir. Kağıtla kurulmuş, kişisel hafızayla beslenmiş, yarım kalmış ama hala çalışan bir model.


Bugün arama motorları bize şehri hızlıca gösteriyor. Koçu’nun ansiklopedisi ise daha yavaş ama daha tuhaf bir şey yapıyor: Şehrin ne kadar zor kaydolduğunu ama ne kadar kolay kaybolduğunu hatırlatıyor. İstanbul’u aramak için bazen bir kutucuğa kelime yazmak yetmez. Bazen bir madde başlığından diğerine, bir kupürden bir çizime, bir isimden unutulmuş bir sokağa doğru ilerlemek gerekir. Koçu’nun kağıttan arama motoru hala tam da bu yüzden çalışıyor.

Antikitenin kadim dillerinden dijitalin kodlarına uzanan disiplinlerarası bir köprüden geçmekte. WIRED Türkiye ile teknolojiyi sorunsallaştırırken, yedi sanatı yanına alarak öğrenmenin ve paylaşmanın peşinden gidiyor. 98 model, Boğaziçili.

E. Can Özer

DAHA FAZLASI

Dijital Ozan

Volkan Samet Altuntaş, ne gitarist ne besteci ne de ses mühendisi. Müzik eğitimi almamış, hiçbir enstrüman kullanmıyor, şarkı söylemiyor. Ama yeni nesil müzik üretim biçiminin ve etiğinin patikalarını oluşturuyor

E. Can Özer

Zaman Geçirmek İsteyenlere: İzlenebilecek Filmler

Günün yorgunluğunu atmak, vakit geçirmek, biraz da olsa kafa dinlendirmek isteyenler için: İzlenebilecek filmler

Samet Kelebek

Bir Lamanın Düşündürdükleri

Yapay zeka, eğlence sektöründe streaming’e geçişten bu yana en dönüştürücü güç olma yolunda. Tolga Karaçelik ise teknolojinin kusursuzluğunun değil, hayatın öngörülemezliğinin ve kusurlarının peşinde koşuyor

E. Can Özer

Rüyalarını Kontrol Edebilmek İçin Başına Bir Delik Açtı

Berrak rüya görme ve REM uykusunu araştırmak için kendi kafatasına delik açarak bir beyin cihazı yerleştiren Sibiryalı bilim insanıyla tanışın.

Carla Sertin