Takuta Murakami
İş Dünyası
22 Ağustos 2026 10:10

Apple, Tedarik Zincirinin Tamamında ‘Karbon Nötrlüğünü’ Bu Şekilde 2030 Yılında Gerçekleştirecek

Apple, çevresel etkiyi azaltmak amacıyla çeşitli girişimleri kamuoyuna açıklamıştır. Peki, tedarik zincirinin tamamında ‘karbon nötrlüğü’ hedefini 2030 yılına kadar nasıl gerçekleştirecek? Apple yöneticileri, bu konudaki ‘ciddiyetlerini’ anlattı.

Apple, Tedarik Zincirinin Tamamında ‘Karbon Nötrlüğünü’ Bu Şekilde 2030 Yılında Gerçekleştirecek

Apple, iPhone'ları parçalarına ayırmak ve geri dönüşüm için ayrı ayrı bileşenlere ayırmak amacıyla robotlar kullanmak gibi, ham maddelerin yeniden kullanım oranını artırma çabalarına devam ediyor. Fotoğraf: Apple

Bizler, Dünya'nın kaynaklarını tüketiyor ve sera gazı salımına neden olarak yaşıyoruz. Dünya çevresi için zararlı olduğunu bilmemize rağmen petrol yakıyor ve üretim aşamasında büyük çevresel yük yaratabilen nadir metallerden yapılmış ürünleri kullananların sayısı muhtemelen çok fazladır.


Bu durum büyük bir şirket söz konusu olduğunda, küresel çevreye olan etkisi de son derece büyük olmaktadır. İşte bu nedenle Apple, ürünlerinin yaşam döngüsü boyunca çevresel yükü azaltmak amacıyla çeşitli girişimler yürütmüştür.


Örneğin, ürünlerin mümkün olduğunca uzun süre kullanılabilmesi için dayanıklılıklarını artırıyor ve sadece ürünlerde değil, ambalajlarda bile geri dönüştürülebilirliği artırıyor. Dahası, şirketin genel merkez kampüsü olan “Apple Park”’a sağlanan elektrik de yenilenebilir enerjiden geliyor.


Apple’ın çevre önlemlerine verdiği önem giderek artıyor

Elbette Apple, başından beri çevresel etkilerin azaltılmasına öncelik vermemişti. 2007 yılında ilk nesil ‘iPhone’'un piyasaya sürülmesinden önce ve sonra, poliklorlu vinil (PVC), cıva ve arsenik gibi maddelerin kullanımı konusunda, dönemin CEO'su Steve Jobs uluslararası çevre STK'sı Greenpeace tarafından şiddetle eleştirilmişti.


O dönemde Jobs bir açık mektup yayınlayarak, ürünlerin gizliliğini korumaya çalışırken çevre sorunlarıyla ilgili yeterince bilgi paylaşmadıklarını ifade etmişti. Her ne kadar “sadece bilgi paylaşmamış olsak da önlemler almıştık” şeklindeki bir tutum sergilese de, bu ‘olay’ın Apple’ın tutumuna büyük bir etkisi olduğu söylenebilir.


2011 yılında Tim Cook CEO olduğunda, küresel çevreye yönelik önlemler Apple için önemli bir yönetim konusu haline geldi. Ardından 2013 yılında, Obama yönetimi döneminde ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) Başkanı olarak görev yapan Lisa Jackson'ı Çevre, Politika ve Sosyal Girişimler Başkan Yardımcısı olarak atamasıyla (Ocak 2026'da görevinden ayrıldı), bu alandaki çabalar hız kazandı.


Bunun merkezinde, Apple’ın tedarik zincirinden ürünlerin kullanımına kadar uzanan tüm karbon ayak izini 2030 yılına kadar nötr hale getirmeyi hedefleyen çevre planı ‘Apple 2030’ yer alıyor. Bu plan, katı uluslararası standartlara uyarak, sera gazı emisyonlarını 2015 seviyesine kıyasla yüzde 75 oranında azaltmayı ve azaltılamayan karbon emisyonlarını telafi etmeyi hedefliyor. ABD’deki Trump yönetiminin Ocak 2026’da Paris Anlaşması’ndan yeniden çekilmesi gibi iklim politikalarında gerileme devam etse de, bu çabalar değişmemiştir.


Çevresel yükü azaltmak amacıyla yeni teknolojileri arka arkaya geliştiriyor

Apple, bu hedef doğrultusunda çeşitli girişimleri hızlandırmıştır. Yenilenebilir enerji kullanımına gelince, şirket merkezi binalarının ve otoparklarının çatısına kurulan güneş panelleriyle şirket merkezine elektrik sağlamaktadır. Ayrıca ürün geri dönüşümü konusunda, birçok beyaz eşya üreticisinin yaptığı gibi ürünleri parçalayıp hammaddeleri geri kazanmak yerine, ürünleri özenle söküp parçalarını ayırarak geri dönüştürmektedir.


Geri dönüştürülmüş malzemelerin kullanımı konusundaki çabalar da hız kazanıyor. Örneğin, iPhone için tasarlanmış çipleri kullanan uygun fiyatlı dizüstü bilgisayar ‘MacBook Neo’, gövdesinde yüzde 90 oranında geri dönüştürülmüş alüminyum kullanılmasıyla, ürünün toplam ağırlığının yüzde 60’ını oluşturan ve şirket tarihindeki en yüksek geri dönüştürülmüş malzeme oranını elde etmesiyle gündeme geldi.


Apple’ın tasarladığı iPhone ve Mac dahil tüm pillerde, hammaddelerden biri olan kobalta yüzde 100 geri dönüştürülmüş malzeme kullanılmaktadır. Mıknatıslarda kullanılan nadir toprak elementleri de yüzde 100 geri dönüştürülmüş malzeme haline gelmiştir. Ayrıca Apple, 2025 yılına kadar ambalajlarından plastiği tamamen ortadan kaldıracak ve şu anda ambalajlarında yüzde 100 elyaf (kağıt) malzeme kullanmaktadır.


Bu çabaları istikrarlı bir şekilde sürdürürken, Apple’ın hedeflediği 2030 yılı sonuna kadar geriye 4 yıldan biraz fazla bir süre kaldı. Peki, Apple şu anda bu hedefe ulaşmak için hangi alanlara öncelik veriyor?


“Apple Watch Ultra 3’te toz titanyum kullanılarak gövde 3D baskıyla üretiliyor, ancak bu şekilde geri dönüşümü kolay yeni malzemeler ve işleme yöntemleri son derece önemli bir konudur,” diye açıklıyor, ürün güvenilirliğinden sorumlu Başkan Yardımcısı Kate Bergeron. “Mevcut yöntemlerin sınırlarını genişletmek için büyük miktarda kaynak ve zaman ayırıyoruz.”


Bergeron’a göre, Apple yeni nesil ürünleri için yeni üretim yöntemlerini denemeye devam ediyor. MacBook Neo’nun gövdesinde, mekanik işleme yöntemine kıyasla alüminyum kullanımını yüzde 50 oranında azaltabilen kalıplama yöntemine geçilmesi de bu çabaların sonuçlarından biri.


Ancak, geri dönüştürülebilirliği artırmak veya ürünlerin uzun süre kullanılabilir olmasını sağlamak, zaman zaman diğer sorunlarla çakışabilir. Örneğin, ürünün uzun süre kullanılabilmesi için su geçirmezlik özelliğini artırmak, cihazın sökülmesini zorlaştırır. Bu durumda, hem toz ve su geçirmezlik hem de onarım kolaylığı talep eden Avrupa Birliği’nin (AB) akıllı telefonlara yönelik “Eko-Tasarım Yönetmeliği” ile nasıl uyum sağlanacağı konusunda zor bir sorunla karşı karşıya kalınır.


Böyle bir durumda Apple hangisine öncelik verecek? “Hedeflerimize ulaşmak için hiçbir ödün vermeyeceğiz,” diyor Çevre ve Tedarik Zinciri İnovasyonundan Sorumlu Başkan Yardımcısı Sarah Chandler. Yani, ikisinden birini feda etmek yerine, ikisini birden gerçekleştirebilecek bir yol arayacaklar.


Chandler şöyle diyor: “Örneğin, ince gövdeli iPhone Air’in su geçirmezlik özelliğini artırmak, cihazın sökülmesini zorlaştırır; ancak yüksek su geçirmezlik, ürün ömrünü uzatması açısından müşteriler için büyük bir avantajdır.” “Bu nedenle, su geçirmezlik özelliğini artırırken aynı zamanda pilin çıkarılmasını da kolaylaştırmalıyız. Bunun için yenilikler yaratmaktan başka çaremiz yok.” 


“Sadece belirli bir modülün onarılabilirliğine bakmakla kalmıyor, cihazın tüm yaşam döngüsünü kapsamlı bir şekilde değerlendiriyoruz,” diye açıklıyor Vergeron. Bu yaklaşım, cihazın çevreye verdiği yükü mümkün olduğunca azaltmak için cihazın ömrünü olabildiğince uzatmak gerektiği fikrine dayanıyor. “Yine de, cihaz birkaç el değiştirdikten sonra pilin değiştirilmesi gerekecektir. Bu nedenle, ürünün dayanıklılığını artırırken aynı zamanda pilin değiştirilmesini de kolaylaştırmamız gerekiyor.”


Bu düşünceden hareketle Apple, AB yetkilileriyle işbirliği içinde, cihazların onarımının kullanıcılar için en fazla fayda sağlayacak şekilde kolaylaştırılmasına yönelik tasarımlar üzerinde çalıştığı belirtiliyor.


Ürün ömrünü uzatmak ve geri dönüştürülmüş malzeme oranını artırmak

Ancak, ürünlerin çok uzun süre kullanılması durumunda, bir sonraki ürünün satılmaması gibi bir sorun ortaya çıkmaz mı? Örneğin, 7 yıl önce piyasaya sürülen ‘iPhone 11’, genel kullanım amaçları için hala pratik bir şekilde kullanılabilir. Üstelik, bu sonbaharda sunulması planlanan ‘iOS 27’ ile de uyumlu olacak.


Buna karşılık, Android akıllı telefonlar çoğu durumda iPhone kadar uzun süre kullanılamaz. Örneğin, Google’ın ‘Pixel’ serisinde en yeni işletim sistemini destekleyen en eski modeller, Ekim 2021’de piyasaya sürülen ‘Pixel 6’ ve ‘Pixel 6 Pro’dur.


Yani, Android’in önde gelen modelleriyle karşılaştırıldığında bile, iPhone’un kullanım ömrünün yaklaşık 1,4 kat daha uzun olduğu hesaplanıyor. Mac ve iPad’lere gelince, Apple’ın kendi ürettiği ‘Apple Silicon’ yongasının kullanılmaya başlanmasından bu yana ürünlerin kullanım ömrü önemli ölçüde uzadı.


Chandler, “Her zaman hedefimiz, mümkün olduğunca uzun süre kullanılabilecek cihazlar üretmektir” diyor. “Öncelikle ürünü satın alan kullanıcıların, ardından da ailelerinin ve arkadaşlarının kullanmasını istiyoruz. Ardından da (eski cihaz takas programı olan) ‘Apple Trade In’ aracılığıyla başka kullanıcıların eline geçmesini hedefliyoruz — işte böyle.”


Chandler, cihazın ömrünü tamamladıktan sonra “içindeki malzemeleri nasıl geri kazanacağımızı düşünürüz” diye açıklıyor. Genel olarak elektronik cihazların geri dönüşümü denilince akla gelen süreç, cihazların parçalayıcılarla ufalanması, bu parçacıkların yoğunluk veya manyetizma kullanılarak ayrıştırılması ve son olarak eritilerek malzemelerin geri kazanılmasıdır. Ancak bu yöntemde eritme işlemi için muazzam miktarda elektrik enerjisi gerekir ve elde edilen malzemelerin saflığı düşük olur.


Bunun üzerine Apple, ‘Daisy’ adı verilen robot ile iPhone’u parçalara ayırarak cam, ana kart, kamera, dokunsal geri bildirim için kullanılan ‘Taptic Engine’, gövdedeki paslanmaz çelik ve alüminyum gibi bileşenleri ayırdıktan sonra geri dönüştürme yöntemini geliştirdi. Bu sayede eritme işlemleri için harcanan enerjiyi azaltmanın yanı sıra, alüminyum gibi geri dönüştürülmüş malzemelerin saflığını da artırabildikleri belirtiliyor.


Ayrıca 26 yılında, Kaliforniya’daki ileri geri dönüşüm merkezine, hassas parçalama ve sensör teknolojilerini birleştirerek geri kazanım oranını artıran yeni ‘Cora’ hattını devreye aldı. Artık söküm ve parçalama işlemlerini birbirine zıt olarak görmek yerine, her birini uygun şekilde kullanma aşamasına geçiliyor.


2030 hedefine ulaşıldıktan sonra ne olacak?

2015 yılında oluşturulan küresel ısınmaya karşı uluslararası bir çerçeve olan ‘Paris Anlaşması’nda, Japonya ve AB gibi birçok ülke ve bölge, 2050 yılına kadar karbon nötrlüğü (net sıfır) hedefini benimsemiştir. Çin'in hedefi 2060, Hindistan'ınki ise 2070'tir. Buna karşılık, Trump yönetimi altındaki ABD hükümeti, 2026 yılının Ocak ayında Paris Anlaşması'ndan çekilmiştir.


Bu bağlamda Apple, kurumsal faaliyetlerinde halihazırda karbon nötrlüğünü sağladığını açıkladı. Parça tedarikçilerini de içeren tedarik zincirinden ürünlerin kullanımına kadar her aşamayı kapsayan ve 2030 yılına kadar karbon nötrlüğünü gerçekleştirmeyi hedefleyen bu girişim, ‘Apple 2030’ olarak adlandırılıyor.


Peki, 30 yıllık hedefine ulaştıktan sonra Apple ne yapacak acaba?


Chandler, “2030 hedeflerine ulaşmak için önümüzde hâlâ zorlu hedefler var ve biz de bunlara odaklanıyoruz” diye açıklıyor. “2030 yılına kadar, 15 yılı referans alarak yüzde 75 oranında karbon salımını azaltmayı hedefliyoruz. Bunu başardığımızda, 2050 yılına kadar yüzde 90 oranında karbon salımını azaltmak hedefimizdir.”


Apple’ın, karbon salımını yüzde 75 oranında azaltmak için gerekli yöntemlerin çoğunu halihazırda uygulamaya koyduğu belirtiliyor; ancak bundan sonra yüzde 15’lik bir azaltım gerçekleştirmek oldukça zor olacak. Bunun ötesine geçmek için ise, şimdiye kadarki önlemlerden daha da öteye giderek üretim ve dağıtım gibi Apple’ın iş sistemlerinin temelinde köklü bir dönüşüm gerçekleştirmeyi gerektiren büyük bir zorluk bekliyor.


AI işlevlerinin cihaz tarafında işlenmesinin nedeni

Apple, iddialı hedeflerine ulaşmak için istikrarlı adımlar atmış olsa da, beklenmedik durumlar da ortaya çıkmaya başladı. Yapay zeka (AI)'nın hızla yaygınlaşmasıyla birlikte elektrik talebinde artış yaşanıyor.


Dünya çapında, gerçekten de büyük miktarda elektrik tüketen veri merkezlerinin sayısı hızla artıyor ve bunun sonucunda, nükleer santrallere çevrildiğinde onlarca santrale denk gelen yeni bir elektrik ihtiyacının ortaya çıkacağı tahmin ediliyor. Bu durum, Apple 2030 hedefine ulaşılmasını büyük ölçüde etkileyebilir.


“Bu zaten hesaba katılmış durumda,” diyor Chandler. Bunun nedeni, Apple’ın kendine özgü yapay zeka özelliği olan ‘Apple Intelligence’nin büyük bir kısmının, her bir cihazda yerleşik olarak bulunan çipler üzerinde çalışmasıdır. Yani, diğer şirketlerin yapay zeka sistemlerinden farklı olarak veri merkezlerine olan bağımlılığı daha düşük olduğundan, bu sayede enerji tüketimi azalır ve sera gazı emisyonları da daha az olur.


Apple Intelligence, işlemlerin çoğunu cihaz üzerinde gerçekleştiren bir cihaz içi yapay zeka olduğu için, çoğu durumda kişisel bilgilerin dışarıya aktarılmasına gerek kalmaması gibi, kullanıcı gizliliğine öncelik veren bir tasarıma sahip olduğu bilinmektedir. Ancak bununla kalmayıp, Apple 2030 hedefini gerçekleştirmek için veri merkezlerini yoğun bir şekilde kullanan bir sistemi hayata geçiremedi mi acaba? Eğer ChatGPT veya Gemini gibi büyük ölçekli veri merkezlerinde muazzam miktarda hesaplama gerçekleştiren bir sistem olsaydı, Apple’ın bu alandaki çabaları büyük bir gerileme yaşardı.


Öte yandan, Apple Intelligence’da da kişisel verilerin sunucu tarafında güvenli bir şekilde işlenmesini sağlayan ‘Private Cloud Compute’ adlı bir mekanizma da bulunmaktadır. Aslında, “iOS 27”in geliştiricilere yönelik beta sürümünü deneyenler, veri işlemenin önemli bir kısmının bulut tarafında gerçekleştiğini gördüler.


Bu bir sorun teşkil etmez mi? Ayrıca, gelecekte cihazların işlem kapasitesini artırarak sunucu tarafındaki iş yükünü azaltmayı planlıyorlar mı?


Chandler’ın bu soruya verdiği yanıt şöyleydi: “Gelecekteki ürün planları hakkında konuşamam, ancak Apple Intelligence’ın mevcut sunucu tarafındaki işlemlerden kaynaklanan karbon emisyonları, Apple 2030 hedefine ulaşma yolunda zaten hesaba katılmıştır.”


Private Cloud Compute ile veri işleme, bulut sunucusu tarafında gerçekleşse de, Apple Intelligence için gerekli işlemlerin cihaz tarafında yapılabilecek kısmı cihazda gerçekleştirildikten sonra, sadece eksik kalan kısım buluta gönderiliyor. Bu mekanizma, kişisel bilgileri korumakla kalmayıp, bulut sunucusunun yükünü azaltmaya da yardımcı oluyor.


“Apple, yapay zeka konusunda geride kaldı” denilse de, cihaz üzerinde işlemeyi temel alan bir sistem kurarak Apple, hem kişisel verilerin korunmasını hem de enerji tüketiminin azaltılmasını başarmıştır. Bu açıdan, daha fazla takdir edilmeyi hak ediyor.

Chandler, “Şu anda 2030 hedeflerine ulaşmaya odaklanıyoruz, ancak bunu tek başımıza gerçekleştiremeyiz” diye vurguluyor. “2050’ye kadar karbon salımını sıfıra indirmek için sadece Apple’ın değil, toplumun genelindeki sistemlerin dönüşümü de kaçınılmazdır. Büyük zorluklar olsa da, aynı zamanda büyük bir potansiyel de olduğunu düşünüyoruz.”


(Düzenleyen: Daisuke Takimoto) 


Bu makale ilk olarak WIRED Japonya sitesinde yayınlanmış ve Samet Kelebek tarafından Japonca'dan çevrilmiştir.

apple

DAHA FAZLASI

Vine’ın Altı Saniyelik Videoları Divine ile Geri Dönüyor

Vine’ın internet arşivcileri tarafından korunan videoları dokuz yıl sonra Divine’da yeniden oynuyor. Herkese açılan uygulama, altı saniyelik döngüyü merkeziyetsiz sosyal medya ve yapay zeka üretimi içeriklere karşı geliştirilen kamera sistemiyle birleştiriyor.
E. Can Özer

OpenAI’da Güç Dengesi Değişiyor mu?

Halka arz öncesi üst düzey değişikliklerle yeniden yapılanan OpenAI’da Greg Brockman’ın yetki alanı hızla genişliyor. Şirketin ‘insanlık yararına AGI’ iddiasından ticari bir kurumsal yazılım devine dönüşümünün perde arkası.
E. Can Özer

Kredi Kartı Değil, Etiket ile Ödeme

Bir şey satın almak için cebinizde kart taşımak zorunda olmadığınız bir dönemde çıkan yeni bir özellik, yalnızca etiket ile ödeme yapılmasını sağlıyor.
Samet Kelebek

Bir Sonraki Büyük Influencer, Çin'den Gelen Bu 1,2 Metrelik Robot

Unitree G1, kalabalığı büyüleyebilen ve nispeten uygun fiyatlı bir robot olarak internette ün kazandı. Peki, gerçek bir işi üstlenebilir mi acaba?
Zeyi Yang