2050'de İnternet Nasıl Bir Şeye Dönüşecek?
5G bir başlangıç noktası. Ağların düşeceği, hissedeceği ve nihayetinde gezegenin sinir sistemine dönüşeceği gün için geri sayımın başladığı
İllüstrasyon: Ümit Kurt
Profesör İlhan Fuat Akyıldız her zamanki gibi. Konuya fanatik taraftarı olduğu Fenerbahçe ile giriyor; ardından geçen kasım ayında yazdığı yeni ‘paper’ı ‘Alg İletişim Ağları’ metnine atıfta bulunarak su yosunlarının hücre bazında salgıladığı kimyasal sinyalleri bir veri akışı gibi kullanmanın yöntemleri üzerine çalıştığını anlatıyor; birden bilgisayarını kaptığı gibi misafir öğretim görevlisi olarak yılda iki kez geldiği İzlanda Üniversitesi’ndeki odasının penceresinden “Burası karlı, fırtına var, bak” diyerek dışarıyı gösteriyor; sonra masasına geri dönüp yarın, ‘Düşünen Ağ: Yapay Zeka Dijital Dünyamıza Nasıl Kendi Zihnini Kazandırıyor?’ başlıklı bir konuşma yapacağını söylüyor.
72 yaşındaki telekomünikasyon aleminin ‘otorite’ isminin aralara serpiştirdiği ve kısmen anlaması yüksek teorik ve teknik bilgi gerektiren bu konular, internetin daha doğru ifadeyle iletişim ağlarının yakın bir gelecekte neye dönüşeceğinin veya bilim insanlarının neye dönüşmesi için çalıştığının ipuçlarını veriyor. Bunları takip etmek önemli çünkü Prof. Akyıldız, Google Scholar verilerine göre 600’ün üzerinde yayını, 155 bini aşan atıf sayısı ve 147 gibi bir h-index’ine ve 100’ün üzerinde patente sahip bir bilim insanı. Kariyerinde ABD Savunma Bakanlığı (DoD), NASA ve birçok dev şirket için yürütülmüş proje var. Uzun yıllar çalıştığı Georgia Tech Üniversitesi’nden 2020’de ‘emeritus profesör’ ünvanıyla emekli oldu ama 6G, yapay zeka tabanlı ağlar gibi geleceğin teknolojilerinin küresel standartlarını belirleyen Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) bünyesindeki ITU Journal on Future and Evolving Technologies’in (ITU J-FET) kurucu genel yayın yönetmenliğini yürütmeye devam ediyor. Aynı zamanda Abu Dabi Teknoloji İnovasyon Enstitüsü’nün danışma kurulu üyesi.
Bu kariyerin verdiği güvenle hafifçe ‘takılan’ bir tonda “5G’ye geçiyormuşsunuz” diyor. Takılmakta haksız sayılmaz. G. Kore, ABD, Katar, Çin, İngiltere, Almanya, İsviçre gibi ülkelerin 2019’da geçtiği, Kuzey Amerika, Asya Pasifik ve Batı Avrupa’da kapsama alanı oldukça genişleyen 5G’ye, konunun uzmanı neredeyse tüm bilim insanlarının mutabık kaldığı üzere Türkiye ‘biraz geç’ kaldı. 5G’ye 2012’de çalışmaya başlayan ve ‘5G Yol Haritası: 10 Temel Etkinleştirici Teknoloji’ başlıklı makalesini 2016’da yayımlayan Prof. Akyıldız, “Bir ay önce Mauritius, Seyşeller ve Réunion adalarındaydım. Her bölgesinde değil ama orada dahi 5G servisi vardı” diyor. Ericsson’un Kasım 2025 tarihli ‘Mobilite’ raporu, dünya genelinde 5G abone sayısının 2025 son çeyreği itibarıyla 2,9 milyara ulaştığını ve 5G’nin toplam veri trafiğinin yüzde 43’ünü oluşturduğunu hesaplıyor.
Diğer taraftan WIRED Türkiye’ye konuşan ancak isminin açıklanmasını istemeyen bir altyapı şirketinin yöneticisi bu gecikmenin daha da uzayabileceğini düşünüyor: “Operatörler, henüz 4.5G’ye ödenen lisans bedellerini bile çıkaramamışken 5G’ye 3,5 milyar dolar ödeyecek. Üstelik 5G mimarisine sahip yeni baz istasyonu yatırımları da pahalı. O nedenle kapsama alanının genişlemesi ve diğer uygulamaların hayata geçirilmesi zamana yayılabilir.”
Gerçi tüm operatörler 81 ili kapsadıklarını açıkladılar ama söylediklerinde haklılık payı olabilir. Türkiye’de operatörler için 5G altyapısını Ericsson, Huawei ve Nokia kuruyor. Türk Telekom Türkiye’nin batısında Huawei, doğusunda Nokia’dan hizmet alırken Vodafone tamamen Huawei ile çalışıyor. Turkcell ise Ericsson ile çalıştığı Marmara Bölgesi dışında Huawei’den hizmet alıyor. ‘Saha’ denilen her bir baz istasyonu yaklaşık 50 metre yarıçapındaki bir alanı kapsıyor ve bu üç şirket, 5G’nin başladığı tarihe kadar takriben 10 bin 5G baz istasyonu kurdu. Toplamda da 200-300 milyon dolar civarında fatura kestiler. Lisans bedelinin üzerine bu yüksek yatırım harcamasını eklerseniz, dünyadaki kriz ortamında operatörlerin en azından eforlarını daha dengeli kullanması mantıklı bir senaryo.
Bu çok kötü bir şey mi? Cevap, Türkiye’nin 6G’ye ne zaman geçeceğine bağlı olarak değişir. Çünkü zamanında dünyada, bugünlerde Türkiye’de ‘bir devrim’ olarak lanse edilen 5G, kendisine yüklenen vaatleri pek gerçekleştirebilmiş değil. Neydi bu vaatler? 1 milisaniyeye inecek düşük gecikme süreleri, saniyede 10 gigabaytı aşan hızlar, alan başına bin kat daha yüksek mobil veri hacmi, Büyük Ölçekli Makine Tipi İletişim (mMTC) ve bu sayede milyonlarca IoT (Nesnelerin İnterneti) cihazının eş zamanlı bağlantısı, endüstriyel uygulamalar, otonom araçlar, uzaktan cerrahi ve özel ağ çözümleri.
Gerçekte ne oldu? Hız kesinlikle arttı ama diğer vaatlerin yanından bile geçilemedi. Gerçek gecikme süreleri, laboratuvar ortamı hariç, 1 milisaniye yerine 10-15 milisaniye civarında seyrediyor. Cihazların birbirleriyle neredeyse gerçek zamanlı iletişim kuracağı vaadi hiç gerçekleşmedi. Otonom araçlar, artırılmış gerçeklik uygulamaları, uzaktan cerrahi, akıllı fabrikalar ise pilot uygulamalarla sınırlı kaldı. ‘Network Slicing’ yani şebekeyi ihtiyaca göre sanal parçalara bölen ‘ağ dilimleme’ ise maliyetler ve gelir modelinin oturmaması, altyapı ve cihaz uyumsuzluğu nedeniyle hala operatörlerin yol haritalarında duruyor ve yaygın kullanıma giremiyor. Özetle emekleme dönemini çoktan tamamlamış bir teknoloji olmasına rağmen 5G’nin ilk başta vadettikleri şimdiye kadar hiç tam teşekküllü çalışmadı.
“Bu sürpriz değil” diyor Prof. Akyıldız, “Her nesil teknoloji benzer bir seyir izledi bugüne kadar. Hedefler belirlenir, 10 yıl önce araştırmalar başlar, beş yıl sonra hedeflerin yüzde 60-70’i gerçekleştirildiğinde teknoloji piyasaya çıkar. Kalanlar bir sonraki nesle devredilir.”
Bu açıdan 5G’yi belki bir ‘devrim’ değil ama bir ‘evrim’ olarak kabul etmek daha gerçekçi olabilir. Üstelik her ne kadar vaatlerinin ‘gerçekleşme’ oranı, beklentilerin altında kalsa da 5G’nin ana fikri, çok değil 25 sene sonra bugünün klasik internetinin neye dönüşeceğinin ve onunla yapılabileceklerin çerçevesini çiziyor. Ayrıca 5G’ye yeni adım atan Türkiye’nin dünyadaki deneyimden ve yapılan hatalardan öğrenebileceği çok şey var.
Türkiye’de bundan önce her yeni nesil, bir öncekinin daha hızlı ve verimli hali olarak pazarlanıyordu. 1 Nisan 2026 sabahı Türkiye genelinde 81 ilde eş zamanlı olarak devreye giren 5G de, yine aynı şekilde tanıtıldı. Turkcell, ABD’li eski basketbolcu Shaquille O’Neal’la, Türk Telekom Tolga Çevik’le, Vodafone Demet Evgar’la hızı ön plana alan reklamlar yaptı.
Ama hayatımıza yeni giren bu ‘G’yi sadece ‘daha hızlı internet’ olarak görmek asıl dönüşümü biraz kaçırmak anlamına geliyor. ODTÜ’deki ilk internet bağlantısını yapan isimlerden TED Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kürşat Çağıltay da buna vurgu yapıyor. “İnsan-Bilgisayar Etkileşimi perspektifinden bakıldığında, bugüne kadar kullandığımız altyapı çoğu temel ihtiyacımızı karşılıyordu” diyor ve ekliyor: “Yüksek çözünürlüklü video izleyebiliyor; kesintisiz telekonferans yapabiliyor; bulut servislerini etkin biçimde kullanabiliyorduk. 5G’nin etkisi ise insanların telefonlarında fark edeceği basit bir hız artışından çok daha derin ve yapısal olacak.”
Bu derinlik ilk olarak 5G’nin altyapı mimarisinde karşımıza çıkıyor. 4G ve öncesinde iletişimi ve veri transferini sağlayan cihazların (baz istasyonu, switch vb.) yazılımı kendi içinde gömülüydü. Bu yazılımlar da kapalı mimariyle çalışıyordu. Yani operatör bir şeyi değiştirmek istese, doğrudan üreticiye gidip talepte bulunmak zorundaydı. Bu cihazların kapasitesi de belliydi, esneklik yoktu. 5G mimarisi ise Türkçeye ‘Yazılım Tanımlı Ağ’ olarak çevrilebilecek ‘Software Defined Networking’ (SDN) ve Türkçe’de ‘Ağ Sanallaştırma’ olarak bilinen Network Functions Virtualization (NFV) üzerine kurulu. En basit ifadeyle bu teknolojiler sayesinde ağ, donanıma bağımlı olmaktan çıktı ve yazılım tabanlı açık mimariler haline geldi. “Tüm yazılımlar donanımların içinden çıkarılıp merkezi ‘network controller’ denilen bir ‘beyin’e taşınıyor. Bu beyin açık mimariye sahip olduğu için operatörler ve şirketler kendi çözümlerini özgürce ekleyebilecek” diyor Prof. Akyıldız.
Diğer taraftan 5G mimarisinin en ‘güzel’ özelliği Türkçeye ‘ağ dilimleme’ olarak çevrilebilecek ‘network slicing’. Bu teknolojiyle operatörler ağ altyapısını yazılımla binlerce sanal ağa bölebilme ve her dilimi de farklı bir kullanım için özelleştirebilme imkanına kavuştu. Böylece kapasite, fiziksel sınırların çok ötesine taşınabilir hale geldi. “Bunu hava yolu şirketlerinin yıllardır uyguladığı biletleme yönetimine benzetebiliriz” diyor Prof. Akyıldız ve ekliyor: “Uçakta 200 koltuk vardır ama hava yolları bazen 300 bilet satar. Dinamik yönetimle çakışma yaşanmaz çünkü herkes aynı anda uçmaz. Ağ dilimleme de tam böyle çalışıyor, 100 birimlik donanımı, yazılımla 500 birimlik kapasiteye çıkarabiliyorsun.” Bu mimari, düşük gecikme süreleri ve yüksek güvenilirlik, cihazların birbirleriyle neredeyse gerçek zamanlı iletişim kurmasını sağlamak hedefiyle tasarlandı. Bu tasarım, otonom fabrika robotlarından uzaktan cerrahi sistemlerine, sürücüsüz araç filolarından akıllı şebeke yönetimine uzanan, gerçek zamanlı iletişimin kritik olduğu alanlarda birçok yeniliğin önünü açma potansiyeli taşıyor. Prof. Dr. Çağıltay da asıl kırılmanın burada olacağını söylüyor. “İnsan-makine etkileşiminin ‘makine-makine’ye doğru kayması, teknolojiyle kurduğumuz ilişkiyi kökten değiştirecek bir olgu” diyor. Teknoloji bugüne kadar doğrudan kullandığımız bir araçtı. Telefonumuza dokunur, uygulamayı açar, bilinçli bir etkileşim başlatırdık. “Şimdi cihazlar, sistemler ve ortamlar bizim adımıza sürekli iletişim kuran, karar alan ve tepki veren ekosistemlere dönüşecek. Etkileşim artık ekran üzerinden değil, çevrenin kendisi üzerinden gerçekleşecek” diyor Çağıltay, “İnsan-bilgisayar etkileşimi açısından bu, teknolojinin kullandığımız bir araç olmaktan çıkıp içinde yaşadığımız bir ortama dönüşmesi anlamına geliyor” diye de ekliyor.
İşte 5G böyle bir teknolojik sıçramanın tetikleyicisi. Türkiye’deki üç operatör de bunun farkında. Türk Telekom CEO’su Ebubekir Şahin, 5G dönemini sadece bir hız artışı değil, toplumsal bir eşik atlama süreci olarak tanımlıyor. Atatürk Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen lansman gecesinde 5G hologram teknolojisiyle Müslüm Gürses’i sahneye taşıyan Türk Telekom’un 5G yaklaşımı, somut, hayatın içine dokunan uygulamalarla şekilleniyor. Bu yaklaşımın yansımaları stadyumlardaki ‘5G Engelsiz Tribün’den Türkiye’nin ilk uzaktan çevrim içi ameliyatına, akıllı tarım denemelerinden endüstriyel şebekelere kadar yayılıyor. Türk Telekom’un burada bazı avantajları var: Yarım milyon kilometreyi aşan fiber ağ ve fiberle bağlanan LTE baz istasyonları; 5G alanında 70’in üzerinde uluslararası patente sahip olan grup şirketi Argela ve Silikon Vadisi’ndeki iştirakleri Netsia; İstanbul, Gayrettepe’de açılan Teknoloji ve İnovasyon Merkezi. “Milli patent başvurularında son iki yıldır lider kurumuz” diyor Şahin, “5G sadece dışarıdan alınan bir teknoloji değil, Türkiye’nin kendi mühendislik gücüyle ürettiği bir değer. Bu da stratejimizin omurgasını oluşturuyor.”
5G lisansını en yüksek bedeli ödeyerek alan Turkcell’in Genel Müdürü Dr. Ali Taha Koç da 5G’yi, “Bölgesel kalkınma, üretkenlik ve kapsayıcı dijital ekonomi için stratejik bir eşik” olarak değerlendirdiklerini söylüyor ve 5G ile gelen hız ve düşük gecikme süresinin teknik bir detaydan ziyade ekonomiyi yeniden şekillendirecek bir dinamik olduğunu düşünüyor. “Önümüzdeki dönemde ekonomik rekabet gücü yalnızca üretim kapasitesiyle değil, gerçek zamanlı karar alabilme yetkinliğiyle ölçülecek. Bu nedenle 5G’nin yaygınlaşması önemli bir rekabet avantajı ortaya çıkaracak” diyor Koç ve ekliyor: “Düşük gecikme, fiziksel mesafenin karar alma süreçleri üzerindeki etkisini ortadan kaldırıyor. İnsan ile makine arasındaki tepki süresi neredeyse sıfıra iniyor. Bu da uzaktan kontrolü, gerçek zamanlı veri analizini ve anlık otomasyonu mümkün hale getiriyor. Makinelerin konuştuğu, şehirlerin düşündüğü, araçların karar verdiği bir dünya kuruluyor.”
Koç, bu dünyada üretimde robotik sistemlerin milisaniyelik hassasiyetle çalışacağını; enerji şebekelerinin gerçek zamanlı optimizasyonla yönetileceğini, trafik akışının otonom sistemler ve sensörler üzerinden anlık olarak düzenleneceğini söylüyor ve “Bu da günlük hayatta akıllı şehirler, daha güvenli ulaşım sistemleri, daha verimli kamu hizmetleri ve kişiselleştirilmiş dijital deneyimler şeklinde karşılık bulacak” diyor.
Benzer bir senaryoyu Vodafone Türkiye CEO’su Engin Aksoy da dile getiriyor. 5G’yi iş dünyasındaki süreçlerin baştan aşağı yeniden kurgulanacağı bir milat olarak değerlendiren Aksoy, “Üretim hatlarında gerçek zamanlı kalite kontrolü, otonom robotların mükemmel senkronizasyonu ve uzaktan bakım operasyonları gerçeğe dönüşecek. Bu durum özellikle sanayi, lojistik, enerji ve perakende sektörlerinde operasyonel verimliliği doğrudan etkileyen bir dönüşüm yaratıyor” diyor.
Aksoy, bu dönüşümün ekonomik sonuçlarını Deloitte ile hazırladıkları ‘5G Etki Analizi’ raporuna atıfta bulunarak anlatıyor. Rapora göre, 5G’nin Türkiye’nin ihracat hacmine yapacağı katkının 103 milyar lirayı aşması, tüm işletmeler genelinde yüzde 15-20 verimlilik artışı sağlaması ve operasyonel maliyetleri yüzde 15-30 düşürmesi öngörülüyor. İlk beş yıldaki toplam ekonomik katkının ise 10,9 milyar lira seviyesinde gerçekleşmesi bekleniyor. “Bir ülke dijitalleşme endeksinde yalnızca 1 puanlık büyüme sağladığında, işletmelerde ortalama yüzde 6 verimlilik artışı elde ediliyor” diyor Aksoy ve ekliyor: “GSYİH’ye 26 milyar dolar ek katkı sağlanıyor.”
Tüm bu dönüşümü, belki hala gelişim sürecindeki 5G içinde göreceğiz ama daha muhtemel ve gerçekçi senaryo, 6G’nin sınırlarına girdiğimizde hayata geçmesi yönünde. 6G’nin ilk ticari lansmanlarının 2030 yılı civarında olması bekleniyor. 6G üzerine ilk makalesini 2019’da yayımlayan Prof. Dr. İlhan Akyıldız, iletişim teknolojilerindeki dönüşümün yaklaşık 10 yıllık bir döngüyü takip ettiğini hatırlatarak, “Tahminim 2028 gibi pazara çıkılacağı yönünde” diyor. Zaten birçok ülke 6G yarışını çoktan başlatmış durumda. Çin, ABD, Güney Kore, Japonya ve Almanya’nın bir adım önde göründüğü bu yarışta Çin, 6G araştırmalarına çok erken başladı ve devlet destekli büyük projeler yürütüyor. ABD özellikle ‘Next G Alliance’ gibi oluşumlarla endüstri ve akademiyi bir araya getirerek bir ekosistem kuruyor. Güney Kore ve Japonya, 5G’deki başarılarını 6G’ye taşımak için büyük yatırımlar yapıyor. Avrupa’da ise Almanya başta olmak üzere endüstriyel uygulamalara odaklanan güçlü bir Ar-Ge ağı var.
Akademinin kurduğu 6G teorisi ise yapay zeka merkezli bir paradigma değişimi getiriyor. Profesör Akyıldız, “5G, ‘bağlantıyı’ her şeyin merkezine koyarken 6G, ‘yapay zekayı’ ağın doğal bir parçası haline getirecek” diyor. Buna ‘AI Native’ deniyor. Yani yapay zekanın ağın yönetiminde, optimizasyonunda ve güvenliğinde baştan sona söz sahibi olduğu bir mimari. Akyıldız, bunun ne anlama geldiğini şöyle anlatıyor: “Geleneksel ağlar, önceden tanımlanmış kurallarla çalışır. AI-Native bir ağ ise sürekli öğrenen, kendini, yöneten, optimize eden hatta öngören bir yapıya sahip olacak, bir ‘dijital organizma’ haline gelecek.” Bu mimarinin üzerinde 6G’nin, selefinden farklılaşan birkaç kritik özellikle pazara sunulması hedefleniyor. Bunlardan en heyecan verici olanı literatürde ‘Integrated Sensing and Communication’ (ISAC - Entegre Algılama ve İletişim). Prof. Akyıldız, bu teknolojiyi ‘iletişim ve algının bütünleşmesi’ olarak tanımlıyor ve 6G ağlarının sadece veri iletmekle kalmayacağını aynı zamanda çevrelerini bir radar gibi algılayarak üç boyutlu haritalar oluşturabileceğini anlatıyor. Huawei 6G araştırma ekibi tarafından yazılan bir makalede ise ISAC ile tüm iletişim ağının bir sensör işlevi kazanabileceği yazıyor. Teori, radyo sinyalleriyle fiziksel dünyayı algılamaya ve anlamaya dayanıyor. Huawei makalesinde radyo sinyallerinden menzil, hız ve açı bilgisi elde edebilmenin; yüksek hassasiyetli konumlandırma, jest yakalama ve aktivite tanıma, pasif nesne algılama ve takibi ile görüntüleme ve çevre rekonstrüksiyonu (yeniden oluşturma) gibi birçok yeni hizmetin hayata geçirilmesini sağlayabileceğine yer veriliyor. “Mesela” diyor Prof. Akyıldız, “Bir şehirde gaz sızıntısı yaşandığında, ağa bağlı sensörler bunu algılayıp anında alarm üretebilecek. Bu, ağın pasif bir taşıyıcıdan aktif bir algılayıcıya dönüşmesi demek.”
6G’nin günlük hayata en çok temas edeceği yer ise ‘immersive communication’ olarak adlandırılan ‘sürükleyici iletişim’. Bu teknolojiyi anlamak için biraz geriye gitmek lazım. İletişim teknolojilerinin tarihine baktığımızda, 1970’lerde yalnızca veri gönderebiliyorduk. Sonra görüntü, ses ve video eklendi. Şu an elimizdeki cihazlar yalnızca görme ve işitme duyularını aktarabiliyor. “Ama insanın beş duyusu var” diyor Prof. Akyıldız ve ekliyor: “Amaç diğer duyuları da sayısal ortama taşımak.” Kastı; bir parfümün kokusunu karşı tarafa iletmek ya da dokunma hissini gerçekmiş gibi karşı tarafa aktarabilmek. “Bu, kulağa bilim kurgu gibi gelse de bunlar zaten metaverse kavramının altında yatan teknolojiler; genişletilmiş gerçeklik, holografik iletişim ve dijital ikizler hep bu vizyonun parçası” diyen Akyıldız, sözlerine devam ediyor: “Nihai hedef şu: Karşındaki kişiyle fiziksel olarak aynı mekanda değilken bile tüm duyularınla orada olduğunu hissedebileceğin bir iletişim deneyimi kurmak.”
Metaverse? 1992’de Neal Stephenson’ın ‘Snow Crash’ (Türkçeye Parazit adıyla çevrildi) romanında icat edilen metaverse kelimesi, pandemi sonrasında bir dönem herkesin tek konuştuğu şeydi ama hikaye çok kısa sürdü. “Yanılıyorsunuz” diyor Akyıldız ve söyleyeceklerinin etkisini ölçmek için kısa bir süre duraklıyor: “Metaverse ölmedi, altyapı yeterli değildi, dolayısıyla yanlış anlaşıldı. Ama 6G ile tekrar hayatımızın bir parçasına dönüşecek.”
6G bunu başarabilirse iletişim gerçekten inanılmaz bir sıçrama yaşayacak. Örneğin en basitinden online alışveriş sırasında satın alacağımız bir parfümü koklayabilseydik ya da alacağımız tişörtün kumaşını hissedebilseydik, muhtemelen bu, e-ticareti kökten değiştirirdi. “Sağlık alanını düşünün, bir cerrah ameliyatı robotla gerçekleştirir ve dokunsal geri bildirim sayesinde neşteri tam istediği noktaya saplayabilir” diyor Prof. Akyıldız.
Diğer taraftan bu sayede hologram iletişim ve dijital ikiz de gerçek anlamıyla uygulanabilecek. Akyıldız’a göre, bu iki konuda ciddi bir yanılgı söz konusu. “Her önüne gelen ‘dijital ikiz yapıyoruz’ diyor ve ekliyor: “Ama gerçek bir dijital ikiz için o ortamın tüm fiziksel parametrelerini gerçek zamanlı yakalayabilmek gerekiyor. Şu an yapılanlar daha çok matematiksel modellemeye ve varsayıma dayanan simülasyonlar.” Aynı şeyin hologram iletişiminde de olduğunu söylüyor. Hologram gösterileri, zamanında 4.5G, şimdi de 5G lansmanlarının vazgeçilmezi oldu. Prof. İlhan Fuat Akyıldız, bugünkü teknolojiyle kısa süreli ve basit hologramlar oluşturmanın mümkün olduğunu ama günlük hayata girecek akıcı ve kesintisiz bir deneyim için terahertz bant genişliğine, ultra düşük gecikme süresine ayrıca bu veriyi anlamlı bir 3D modele dönüştürmek için de güçlü yapay zeka işlemcilerine ihtiyaç olduğunu anlatıyor. “Mesela” diyor bu konuda yazdığı makale 2022’de IEEE’den ödül alan Akyıldız, “Benim gibi 1.80 boyundaki bir insanın canlı ve gerçek zamanlı hologramı 4,3 terabayt büyüklüğüne bir dosya demek. Bunu iletebilmek için de 1,4 terabayt veri kapasitesi gerekiyor. Bu da ancak 6G ile mümkün olabilecek.”
Belki, aynı 5G’de olduğu gibi 6G’nin vaatleri de bir sonraki nesle kalabilir. Çünkü terahertz hızlara ulaşmak mesafe, maliyet gibi nedenlerle laboratuvar ortamı dışında henüz çözülemeyen bir sorun. Şu anda 7G üzerine çalıştığını anlatan Profesör Akyıldız, “Bu G’ler artık can sıkmaya başladı. Telefon modelleri gibi bir market oyununa dönüştü. Bugüne kadar hep ‘hız’ ve ‘bant genişliği’ üzerinden konuştuk. 5G ile bu hız, çoğu kullanıcı için ihtiyacın ötesine geçti bile. Önümüzdeki 30 yılın devrimi, iletişimin nicelikten niteliğe geçişi olacak.”
Akyıldız’ın nitelikle kastettiği, iletişimin fiziksel sınırlarının tamamen ortadan kalkması. Bilim insanlarının tahayyül ettiği gelecek, uzaydaki uyduların, atmosferdeki drone’ların, okyanuslardaki sensörlerin, şehirlerdeki akıllı yüzeylerin ve insan vücudunun içindeki nano ağların hep birlikte tek ve kusursuz bir iletişim ağına entegre olduğu bir evren. “Bu, ‘her yerde ve her zaman bağlantının’ ötesinde, ‘her şeyde ve her ortamda bağlantı’ anlamına gelir” diyor Prof. Akyıldız, “Karasal, uydu, su altı ve biyolojik ağlar arasındaki ayrım ortadan kalkacak” diye de ekliyor. Böyle bir gelecekte okyanus ortasındaki bir sıcaklık sensörü, bir tsunami sinyali algıladığında, bu veri anında işlenip kıyı şeridindeki tüm uyarı sistemlerini çalıştırabilecek ve otonom araçların rotalarını değiştirebilecek ya da vücudumuzdaki bir sensörün verisi, bir dizi uydu ve karasal ağ üzerinden anında doktorumuza ulaşabilecek. 1 Nisan 2026’da hayatımıza giren 5G işte bu büyük dönüşümün miladı sayılmalı. Çünkü 5G ile sunulan gelecek perspektifi önümüzdeki 25-30 yılda çok şeyi değiştirecek. Ama diğer taraftan bu büyük ilerlemenin toplumun farklı kesimlerine nasıl yansıyacağı, şehir ile kırsaldaki dijital uçurumu daha da derinleştirebileceğiyle ilgili kaygılar var. Prof. Dr. Kürşat Çağıltay, “Tarihsel baktığımızda, asıl eşitsizlik bağlantı hızındaki fark değil, bağlantının hiç olmaması” diyor ve ekliyor: “Eğer 5G ve benzeri altyapılar kapsayıcı bir yaklaşımla yaygınlaştırılır ve pedagojik olarak anlamlı öğrenme deneyimleriyle birleştirilirse, köydeki çocuk ile şehirdeki çocuk arasındaki farkı büyütmek yerine, tarihte ilk kez bu farkı gerçekten kapatma fırsatı sunabilecek bir güce dönüşebilir.”
Burada tartışılması gereken can alıcı nokta şu: İnterneti ve bağlantıyı lüks bir hizmet olarak mı göreceğiz, yoksa temiz hava, su ve yollar gibi temel bir kamusal altyapı olarak mı ele alacağız? Çağıltay’a göre, 5G çağında bu soru daha da önem kazandı çünkü bağlantı artık yalnızca bilgiye erişimi değil, eğitime, ekonomiye ve toplumsal katılıma erişimi de belirliyor. “Gelecekte teknolojinin gerçekten herkes için olup olmayacağı, teknik kapasitesinden çok, bu kapasitenin nasıl yönetileceğine ve ne kadar kapsayıcı bir şekilde sunulacağına bağlı olacak” diyor.
İklim değişikliği, doğal afet yönetimi ve kaynak optimizasyonu gibi gezegensel sorunlarla başa çıkabilmemiz için teknoloji-insan ilişkisinde yeni bir yaklaşım gerekiyor. “İnsanlığın yeni bir medeniyet aşamasına geçebilmesi için teknolojinin sadece ‘araç’ olmaktan çıkıp yaşamın dokusuna o kadar işlemesi gerekir, ki onu bir araç olarak algılamayı bırakalım” diyor Prof. İlhan Fuat Akyıldız, “Tıpkı yazı yazarken kalemi düşünmediğimiz gibi. Bu nokta, insan beyni ile gezegensel sinir sisteminin doğrudan ve kusursuz bir şekilde bütünleştiği, bilginin anlık olarak duygu ve deneyimle iletilebildiği bir aşama. İletişim de mesaj göndermekten çıkıp bir ‘deneyimi paylaşmak’ haline geldiğinde, insanlık gerçekten yeni bir bilinç ve medeniyet düzeyine ulaşacak” diye de ekliyor.
Bu, belki 2050’yi de aşan, uzun vadeli bir hedef ama 5G sonrası 6G ve 7G ile atacağımız adımlar bizi o yöne doğru ilerletiyor.
DAHA FAZLASI
Gelenek mi Yapay Zeka mı?
Tolga Ra
5G’nin İlk Günü
Samet Kelebek
Ajanlar Ekran Başına
E. Can Özer
Kalem El Değiştirdi: İnsan Yazarlığın Sonu mu Geliyor?
Samet Kelebek