Güliz Öztürk
Geleceğin Teknolojileri
25 Ekim 2026 14:21

2030’a Giden Yol Çıkmaz Sokak Değil

Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilir kalkınma hedefleri çok yavaş ilerlese de veri, deneyim ve teknoloji bu süreci hızlandırabilir.

2030’a Giden Yol Çıkmaz Sokak Değil

İllüstrasyon: Anna Covic / Alamy

Haberlerimizi Google'da Takip Edin

Tıklayın, gelişmelerden anında haberdar olmak için tercih edilen kaynaklarınıza ekleyin.

Google

Dünya 2015 yılında ortak bir yön belirledi. Birleşmiş Milletler (BM) üyesi ülkeler, 2030 Gündemi’ni kabul ederek insan, gezegen ve refah için ortak bir yol haritasında buluştu. Yoksulluğun sona erdirilmesinden iklim eylemine, toplumsal cinsiyet eşitliğinden inovasyona uzanan 17 Sürdürülebilir Kalkınma Amacı (SKA), bu yol haritasının temelini oluşturdu.


Bugün 2030’a dört yıldan az bir süre kaldı. Hedeflerin gereken hızda ilerlemediğini biliyoruz. Mevcut eğilimler devam ederse, 2030’a kadar SKA hedeflerinin yalnızca yaklaşık yüzde 16’sına ulaşabileceğimiz öngörülüyor. Ancak bu, son on yılın başarısız olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, elimizde ilerlemenin mümkün olduğunu gösteren güçlü kanıtlar var.


2015’ten bu yana yaklaşık 1 milyar insan güvenli şekilde yönetilen içme suyuna, 1.2 milyar insan güvenli sanitasyon hizmetlerine erişti. Elektrik artık dünya nüfusunun yüzde 92’sine ulaşıyor. İnternete erişim yüzde 40’tan yüzde 74’e yükseldi. Bunlar bize doğru politikalar, yatırım, inovasyon ve uluslararası iş birliği bir araya geldiğinde geniş ölçekte dönüşümün mümkün olduğunu gösteriyor.


Ancak madalyonun diğer yüzünü de görmeliyiz. 139 SKA hedefinin yalnızca yüzde 36’sı hedeflenen ilerleme çizgisinde veya orta düzeyde ilerliyor. Yüzde 49’unda ilerleme çok yavaş. Yüzde 15’inde ise 2015 seviyelerinin gerisine düşüldü. Her 10 kişiden biri hala aşırı yoksulluk içinde yaşıyor. Yaklaşık 2.1 milyar insan güvenli şekilde yönetilen içme suyuna erişemiyor. Dünya genelinde her beş kişiden biri ayrımcılığa maruz kalıyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği hedeflerinin hiçbiri hedeflenen ilerleme çizgisinde değil.


Üstelik dünya bugün 2015’e kıyasla çok daha zorlu koşullarda ilerliyor. İklim krizi, artan çatışmalar, gelişmekte olan ülkelerin büyüyen borç yükü, yavaşlayan küresel büyüme ve kalkınma finansmanındaki gerileme ilerlemeyi zorlaştırıyor. Orta Doğu’daki savaş da deniz taşımacılığını aksatarak enerji, gübre ve gıda tedariğini olumsuz etkiledi ve enflasyonist baskıları artırdı. 2025 yılında küresel sıcaklıklar sanayi öncesi seviyelerin 1.43 derece üzerine çıktı. Resmi kalkınma yardımları ise aynı yıl yüzde 23 oranında azaldı.


BM Genel Sekreteri António Guterres’in ifade ettiği gibi, “Bugün seçeceğimiz yön, geçtiğimiz on yılda kaydettiğimiz ilerlemenin kalıcı olup olmayacağını ya da tersine dönüp dönmeyeceğini belirleyecek.” Bu nedenle içinde bulunduğumuz noktayı bir başarısızlık ilanı olarak değil, harekete geçme şeklinde okumalıyız. Çünkü son on yıl bize nerede geride kaldığımızın yanında neyin işe yaradığını da gösterdi.


Türkiye 2030 yolculuğunun neresinde? 2026 Sürdürülebilir Kalkınma Raporu’nda 169 ülke arasında 77’nci sırada yer alıyor. Ülkemiz için iklim eylemi, sorumlu üretim ve tüketim, çevrenin korunması, güçlü kurumlar ile toplumsal cinsiyet eşitliği, gelişim alanları arasında öne çıkıyor.


Bu dönüşümde iş dünyasına da önemli bir rol düşüyor. Çünkü ülkelerin SKA performansı yalnızca kamu politikalarıyla şekillenmiyor. Şirketlerin yatırımları, üretim biçimleri, kullandıkları enerji ve teknoloji, istihdam politikaları, değer zincirleri de bu dönüşümün hızını belirliyor.


Türkiye’nin bu alanda önemli bir potansiyeli var. Üretim kapasitemiz, girişimci gücümüz ve uluslararası değer zincirlerindeki konumumuz bize önemli avantajlar sağlıyor. Ancak potansiyel tek başına dönüşüm yaratmıyor; bu potansiyeli ölçülebilir sonuçlara dönüştürmek gerekiyor.


Şirketler için artık sürdürülebilirlik taahhüdünde bulunmak tek başına yeterli değil. Önemli olan, bu taahhüdün iş stratejilerine, karar alma süreçlerine, yatırımlara ve günlük faaliyetlere ne ölçüde yansıdığı. UN Global Compact Türkiye olarak Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu iş birliğiyle hazırladığımız 2025 İlerleme Bildirimi Analizi, bu açıdan önemli bir proje. Çalışma, Türkiye’den 250, küresel ölçekte ise 153 ülkeden 11 bin 435 UN Global Compact katılımcısı şirketin verilerini karşılaştırıyor. Sonuçlar, Türkiye’deki UN Global Compact katılımcısı şirketlerin birçok alanda güçlü bir temel oluşturduğunu gösteriyor.


Çevre alanında şirketlerin yüzde 84’ünün enerji ve atık yönetimine ilişkin politikası bulunuyor. Büyük şirketlerde Kapsam 3 emisyonlarını raporlayanların oranı ise yüzde 68 ile Avrupa ortalamasına yakın. Güvenli ve sağlıklı çalışma ortamı yüzde 94, toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın hakları yüzde 89, istihdamda ayrımcılığın önlenmesi ise yüzde 85 oranında önceliklendiriliyor. Bu üç alanda Türkiye’deki şirketler Avrupa ve küresel ortalamaların üzerinde.


Toplumsal cinsiyet eşitliği yüksek oranda önceliklendiriliyor ancak karar alma kademelerinde kadın temsili hala gelişim alanı. CEO, CFO ve COO rollerinde kadınların oranı sırasıyla yüzde 14, yüzde 24 ve yüzde 10 seviyesinde. Sürdürülebilirlikten sorumlu üst düzey yönetici (CSO) rolünde bu oran yüzde 37 ile küresel ortalamanın üzerine çıksa da sürdürülebilirlik gündeminin şirketlerin merkezi karar alma kademelerine daha güçlü biçimde yansımasına ihtiyaç var. Veriler bir diğer önemli gelişim alanına da işaret ediyor: Politikaların uygulamaya geçirilmesi ve değer zincirlerine yayılması. KOBİ’lerin sürdürülebilirlik performansı birçok başlıkta Avrupa ve dünyadaki KOBİ’lerin gerisinde. Veri kapasitesi, finansman ve uzman insan kaynağı önemli rol oynuyor. Veriler bize şunu gösteriyor: Temeller atıldı. Şimdi politika ve taahhütleri ölçülebilir sonuçlara dönüştürmemiz ve dönüşümü değer zincirinin tamamına yaymamız gerekiyor. Bunun için şirketlerin ölçülebilir hedefler belirlemesi, sürdürülebilirliği yönetim ve karar alma süreçlerine entegre etmesi önemli. İnsan hakları durum tespiti ve çevresel yönetim sistemlerini güçlendirmek, iklim risklerini iş stratejilerine dahil etmek, veri kalitesi ve şeffaflığı geliştirmek de öncelikli adımlar arasında. Dönüşümün şirket sınırlarında kalmayıp tedarik zincirlerine ve KOBİ’lere ulaşması ise kritik.


Sürdürülebilirlik artık bir dayanıklılık meselesi. Yıllar boyunca uzun vadeli değer yaratma ve ‘iyi olanı yaparken başarılı olma’ yaklaşımı üzerinden anlatıldı. Bu yaklaşım geçerliliğini koruyor. Ancak tek başına yeterli değil. Şirketlerin şoklara dayanma, bağımlılıklarını azaltma ve belirsizlik altında faaliyetlerini sürdürebilme kapasitesiyle de ilgili.


Enerji dönüşümünü düşünelim. Yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği yatırımları yalnızca emisyonları azaltmıyor. Aynı zamanda enerji fiyatlarındaki dalgalanmalara ve dışa bağımlılığa karşı dayanıklılığı artırıyor. Benzer bir durum döngüsel ekonomi için geçerli. Daha az ham madde kullanmak ve kaynakları yeniden ekonomiye kazandırmak çevresel etkiyi azaltıyor. Aynı zamanda kaynak kıtlığı ve tedarik zinciri kesintileri karşısında şirketlere hareket alanı sağlıyor.


Dayanıklılığın bir diğer boyutu ise insan. İnsan haklarına saygı gösteren, güvenli ve kapsayıcı çalışma ortamları oluşturan, toplumsal cinsiyet eşitliğini, çeşitlilik ve kapsayıcılığı güçlendiren şirketler, sosyal etkilerini daha iyi yönetmenin yanı sıra değişime uyum sağlama kapasitelerini de artırıyor. Dönüşümün kalıcı olması için çalışanların ve toplumların da desteği gerekiyor. Sürdürülebilirlik, bugünün dayanıklılığı ile yarının değer yaratma kapasitesi arasında bir köprü. Bu köprüyü güçlü kuran şirketler çevresel ve sosyal etkilerini daha iyi yönetmekle kalmayacak; risklerini daha erken görecek, değişen pazarlara daha hızlı uyum sağlayacak ve rekabet güçlerini daha uzun süre koruyabilecek.


2030 yaklaştıkça doğal olarak şu soru daha sık soruluyor: Hedeflerin tamamına ulaşamayacaksak bundan sonra ne olacak? Sürdürülebilir kalkınmada bir çıkmaz sokakta değiliz. Bugünkü tablo bizi hedeflerden vazgeçmeye değil, işe yaradığı kanıtlanmış çözümleri çok daha hızlı ve geniş ölçekte uygulamaya çağırıyor. Bunu başaramazsak 2030 Gündemi’nin vadettiği geleceğe ulaşmak zorlaşacak.


SKA’lar barış, refah ve sürdürülebilirlik için dünyanın ortak yol haritası olmaya devam ediyor. Şimdi yapılması gereken, bu hedefleri yeniden karar alma süreçlerinin merkezine yerleştirmek. Bunun için yatırımları artırmak, uluslararası iş birliğini güçlendirmek, teknolojiye ve veriye erişimi yaygınlaştırmak, enerji dönüşümünü hızlandırmak ve toplumsal cinsiyet eşitliğinde daha hızlı ilerlemek gerekiyor.


Uygulamayı hızlandıracak alanlardan biri de yapay zeka gibi ileri teknolojiler. 2015’te SKA’lar oluşturulurken yapay zeka ve yönetişimi yeterince temsil edilmeyen alanlardan biriydi. Yapay zeka, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi’nin 17 hedefinin tamamında ilerlemeyi hızlandırabilecek güçlü bir katalizör. İklimden su yönetimine, adalet sistemlerinden kapsayıcı ekonomik büyümeye kadar pek çok alanda verimliliği artırma, israfı azaltma ve karar süreçlerini veriyle güçlendirme potansiyeli taşıyor. Ancak bu potansiyeli sorumlulukla ele almazsak algoritmik ön yargı, eşitsizlikleri derinleştirme riski, mahremiyet ihlalleri, özellikle kırılgan toplulukları etkileyen istihdam kayıpları ve yüksek enerji tüketiminden kaynaklanan karbon ayak izi gibi ciddi riskler de beraberinde geliyor.


2030’u bir bitiş çizgisi şeklinde görmemeliyiz. Önümüzdeki dört yıl, bugüne kadar yarattığımız ivmenin gerçek bir sınavı olacak. Finansman, küresel iş birliği ve krizlere ortak yanıt konusunda bugün vereceğimiz kararların etkisi 2030’la sınırlı kalmayacak; gelecek nesillerin yaşamını da şekillendirecek. Çünkü SKA’lar ülkelerin veya şirketlerin performansını ölçen göstergelerden ibaret değil. Eğitimine devam edebilen bir çocuk, yoksulluktan kalıcı olarak çıkan bir aile, iklim afetlerine daha hazırlıklı bir toplum bu hedeflerin gerçek karşılığı. Kamu, iş dünyası ve diğer tüm aktörler için önümüzdeki dönemin sorumluluğu, bu ilerlemeyi hızlandırmak ve daha fazla insana ulaştırmak.


Bu noktada son on yılın az konuşulan başarılarından birini de hatırlamak gerekiyor: Veri. SKA’lar kabul edildiğinde göstergelerin yaklaşık yarısı için yeterli veri yoktu. Bugün üç milyondan fazla veri noktasından oluşan küresel veri tabanı, göstergelerin neredeyse tamamını kapsıyor. Artık nerede ilerlediğimizi, nerede geride kaldığımızı ve hangi politikaların sonuç verdiğini çok daha net görebiliyoruz. Şirketler için de aynı ilke geçerli. Ölçemediğimizi yönetemeyiz. Bu nedenle şeffaflık bir raporlama yükümlülüğünden ibaret değil; doğru karar verebilmenin de altyapısını oluşturuyor. Güvenilir veri şirketlere nerede olduklarını gösterir.


Ölçülebilir hedefler nereye gitmeleri gerektiğini ortaya koyar. Düzenli izleme ise doğru yönde ilerleyip ilerlemediklerini anlamalarını sağlar.


UN Global Compact’in İlerleme Bildirimi de tam olarak buna hizmet ediyor. Şirketlerin insan hakları, çalışma standartları, çevre ve yolsuzlukla mücadele alanlarındaki politika ve uygulamalarını izlemelerini sağlıyor. Aynı zamanda gelişim alanlarını görünür kılıyor. 2000 yılından bu yana şirketleri insan hakları, çalışma standartları, çevre ve yolsuzlukla mücadele alanlarındaki On İlke doğrultusunda sorumlu iş yapış biçimlerini benimsemeye çağırıyor. Aynı zamanda şirketleri SKA’lara katkı sunmak üzere harekete geçiriyor. Odağımız da bu taahhütleri uygulamaya taşımak. Programlarımız, eğitimlerimiz, araçlarımız, deneyim paylaşım platformlarımız ve iş birliklerimiz ile şirketlerin sürdürülebilirlik kapasitelerini güçlendirmeye çalışıyoruz. Amacımız sürdürülebilirliği şirketler için daha uygulanabilir, ölçülebilir ve stratejik bir dönüşüm alanı haline getirmek.


Bu yaklaşımın somut örneklerinden biri, MEXT iş birliği ve Türkiye İş Bankası desteğiyle hayata geçirdiğimiz Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Programı. Programla, şirketlerin tedarik zincirlerindeki KOBİ’lerin sürdürülebilirlik kapasitelerini güçlendirmeyi; öz değerlendirme, eğitim ve eylem planlarıyla dönüşümü şirket sınırlarının ötesine taşımayı hedefliyoruz. Dönüşüm yatırım, kapasite ve kararlılık gerektiriyor. Bazı tercihler kısa vadede maliyet yaratabilir. Bazılarının karşılığını almak zaman alabilir. Ancak hareketsizliğin de bir maliyeti var. Üstelik iklim risklerinin, kaynak bağımlılıklarının ve jeopolitik belirsizliklerin arttığı bir dünyada bu maliyet giderek büyüyor. Zaman daralıyor ama hareket alanımız tükenmiş değil. Bize düşen yeni bir yol bulmak değil; bildiğimiz çözümleri hayata geçirmek için ortak bir irade ortaya koymak ve birlikte daha hızlı ilerlemek.

UN Global Compact Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı

Güliz Öztürk

DAHA FAZLASI

Zamanı Ölçmek İçin Atomun Çekirdeğine İnildi

Viyana ve Pekin’deki iki ekip, nükleer saatlerin çalışan ilk prototiplerini geliştirdi. Bu saatler zamanı atomun çekirdeğindeki değişimi referans alarak ölçüyor.

Evin Önünden Geçen Vızıldamalar: Teslimat Drone’ları

Otonom sistemler, kargolara da müdahale ederken Amazon’un teslimat drone’ları dakikalar içinde siparişi kapıya getirebiliyor ancak bir sorun var: Vızıldıyor ve ses yapıyorlar.

Yapay Zeka İçin Google Uzaya Çıkıyor

Google, yapay zeka altyapısını daha farklı şekillendiriyor ve Dünya’nın dışına taşımaya hazırlanıyor. Geliştirilen ilk prototip uydu Project Suncatcher kapsamında 1 Ekim’de yörüngeye çıkacak.

Su Damlasında 'Yaşayan' Bilgisayar

Ekranı, klavyesi, işlemcisi hatta kablosu olmayan bir bilgisayarı nerede bulabiliriz? Sadece bir damla tuzlu suda.